13 Ocak 2014 Pazartesi

Esmer Güzellikler


Konak Sineması’nın yan duvarına sırtını yaslayıp önüne boya sandığını alarak bir demir kangalını da yanında bulundurarak gelene geçene sigaradan sararmış dişlerini göstererek, “buyur abi parlatalım“ diyenlerden bahsediyorum. Önünden geçenlere gülerek hem selam verip hem de ayakkabılarını boyamayı teklif eden, ek iş olarak da tıkanan kanalizasyonları açmakta mahir olan bu insancıklar, hep ikinci sınıf, hep kenarda kalmanın burukluğuyla sessiz kalırlar.

Şehir kulübünün köşesinde gazete tezgâhını kurarak her gün gazete satardı Ayten. Bizler Namık Kemal Ortaokulu’nda okuyanların bazıları, okula yarım saat önce gelir, köşede aşağı yukarı bütün gazetelerin spor sahifelerini hatimlerdik. Biraz bize sitem etse de pek kırıcı olmaz, her sabah aynı teraneyi tekrar tekrar yaşardık. O günlerde gazeteler,  seyyar gazeteciler tarafından dağıtılır, sadece Bankalar Caddesi’ndeki bazı bayiler sabit bayi olarak gazete ve dergi satarlardı. Ki o bayiler de yine esmer vatandaşlardı. Bizim Ayten’in babası ve kardeşleri de aynı işi yaparak gazete dağıtırlardı. Zamanla gazete dağıtım işi, yerini temelli sabit bayilere bırakınca, çalışma hayatının içindeki erkekler, ayakkabı tamirciliği ve boyacılığına yöneldi, kadınlar ise ev temizliğinin değişmez aktörleri oldular. Merdiven akıtmak ve ev temizliğine gitmek için sıra bekleyen yine onlardı. Bazı aileler kendilerini tütüne ve tekel işine atabilirlerse biraz daha medeni, biraz daha insani yaşama geçmiş oluyorlardı.

Ama esmer vatandaşların asıl meşguliyetleri herkesin tahmin ettiği gibi müziktir ki, bu Tanrı vergisi hususiyet pek çoğunda da vardır. Tamamına yakınında bir enstrümanı çalabilme becerisi, olmayanında ise ses ve vücut kıvraklığı zaten doğal olarak mevcuttur. Düğünlerin ve gece hayatının vazgeçilmezleri olarak kabul ettirmişlerdir kendilerini. Kadını erkeği bu maharetlerini hangi ortamda ortaya koyacaklarını gayet iyi bilir, sırası geldiğinde hiç nazlanmadan ve kapris yapmadan döktürüverirler.

Bu neşe dolu insancıklar o gün bulduklarıyla o gün yetinirler. Kazanç ne kadar küçükse harcama da o orandadır.  Çok küçük miktarlarda alınan çiçek veya margarin yağı, pazarların döküntü sebzelerinden yapılan bir tencere yemek, o günün geçmesine yetiyorsa neşe i-muhabbet tamamdır. Bir günün beyliği beylik, yarına Allah kerimdir. Ertesi günün sorunu da ertesi gün halledileceğine göre bu gün bitmiştir. Hele hele o günkü sofraya, bir ufak rakıcık da ilave edilebilmişse tadından yenmez. Onlara göre, bu tatsız hayatın tek eksiği de böylece tamamlanmış olur.

Toplum içindeki mevcudiyetleri sadece seçim dönemlerinde hatırlanır, mahallelerine gelen belde idarecileri seçim süreçlerinde kesinlikle, Hacı İsmail Köyü altını ve Tenekeli Mahalleyi unutmazlardı. Bol vaatli yol ve iş taahhütleri seçim sonrasında zaten unutulur, çamurlu ve yoksul hayat devam edip giderdi bu mahallelerde. Sahil Bandının düzenlenmesi ve demir yolunun deniz tarafının tanzimi sonrasında bir kısmı 200 Evlere taşındılar ve yoksulluk orada da devam ede geldi. Şimdi Kentsel Dönüşüm programı içinde TOKİ girdabında onlara da bir yer bulunmasına çalışılıyor. Son aylarda Sulukule güruhunun bitmeyen çileleri nasıl anlatılıp duruyorsa, Samsun’daki azınlığın kaderi de onlara benzetilmeye çalışılıyor. Evlerin önüne kilim atılarak yapılan akşam sohbetleri, çadır gerilerek yapılan mahalle düğünlerine alışık olarak yaşamış olan bu özgür insancıklar, yüksek katlı sevimsiz TOKİ yapılarına nasıl uyum sağlayacaklar acaba?

Her türlü yaşamsal olumsuzlukların hiçbir şekilde gücendirmediği ve küstürmediği Roman Vatandaşların, kaderci bir anlayışı kabul etmeleri, biraz da bugüne kadar uygulanan siyasal politikalardan olsa gerek. Hiçbir zaman genlerinde bulunan yeteneklerinin ön plana çıkarılmasını sağlayacak bir sosyal program konmadı önlerine. Kendi müzikal olgularını, kendileri uygulamaktan başka bir çareleri olmadığının farkına zorunlu olarak ancak varmış olmalılar ki yavaş yavaş bazı hak arayışlarını dillendirmeye başladılar. İzmir Romanlar Dernek Başkanı, sosyoekonomik olumsuzluklarının sebebinin meslek eksikliğinden kaynaklandığını, müzisyenlik ve hurdacılıktan başka bir iş yapamadıklarını söylüyor. Gerçekten de her türlü azınlığın devlet kademelerinde yönetici olarak görev yaptığı ülke şartlarında Romanların böyle bir şereflenmeye uygun bulunmaması enteresan değil mi? Üstüne üstlük “Romanlara burada çay yok” diyerek başlayan Manisa Selendi olaylarının ardından başlayan fiili asimile hareketi, inşallah bu insanları yaşamsal olarak daha da zor şartlara sokmaz. Bir varsayıma göre nüfusları 500 bin diğerine göre 2.500.000 olan bu sessiz azınlığa karşı girişilecek tepki ve kin hareketi bizi insani olmaktan çok uzaklaştırır. Tarihin her döneminde ezilenler her daim sessiz kalanlar olduğuna göre son olaylar tam da bir sosyal problem olarak karşımıza çıkmaya hazır gibi görünüyor, hem de acil çözüm bekleyerek. Aman dikkat. İyi haftalar.
/Sacit ACAR
29.01.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder