Samsun ile ilgili araştırmalarım sırasında rastladığım bu kitap, adındaki “Samsun”’dan dolayı dikkatimi çekmişti. Hatta böylesi bir kitabın ünlenmemiş olması başka bir deyişle hakkında yorum ve eleştiri dâhil hiçbir bilginin olmayışı merakımı hepten artırmıştı. Nihayet Samsun Gazi İl Halk Kütüphanesinin tozlu raflarında gezinirken karşıma çıktığında heyecanla kitabı elime alır almaz ne yazık ki kitabı bulduğuma sevinemedim. Çok geç kalınmış bir buluşma idi. Çünkü hocamız tam iki yıl önce aramızdan ayrılmıştı. Olsun dedim ve kitabı ödünç alıp “Öksüz Samsun Öyküleri” olarak okumaya başladım.
Elimdeki kitabın künyesi şöyle; Yılmaz ELMAS; Samsun Öyküleri, Gerçek Sanat Yayınları, Kasım 2000, 126 Sayfa, İstanbul.
Yılmaz Elmas Kimdir?
Yılmaz Elmas (15 Ocak 1937 – 26 Aralık 2007) Samsun’un Tekkeköy İçesi Çırakman Köyü’nde dünyaya gelmiştir. İlkokulu köyünde okur. 1948 yılında Lâdik Akpınar Köy Enstitüsü’ne girer. Bir köy çocuğu olarak okuldaki uygulamalı derslerde çok başarılı olur. 1956 yılında mezun olan Yılmaz Elmas, Samsun’un Vezirköprü ilçesinin Gölgüney Köyü’nde öğretmenliğe başlar. 1969 yılında isteği üzerine İstanbul’a atanır. Beykoz, Fatih ve Beyoğlu ilçelerinde çok sevdiği mesleğine devam eder. 1982 yılında emekli olur.
Öğrenciyken halk kültürü üzerine yaptığı derlemeler (Yeminler, dualar, söylenceler, atasözleri, masallar, çocuk oyunları, tekerlemeler, mâniler, türküler, halk oyunları) Türk Folklor Araştırmaları dergisinde, halk kültürü üzerine yaptığı çalışmaları ise Samsun’da bulunan Yenises gazetesinde yayımlanır.
Uğraşı alanlarının tümünde de son derece çalışkan olan Yılmaz Elmas, çocuklara ve büyüklere ilişkin yirmiden fazla öykü kitabı çıkardı. “Sorunlarıyla Çocuk” ve “Sorunlarıyla Öğretmen” adlı araştırma kitapları ise kendi alanında kaynak kitap olma özelliğini sürdürüyor.
***
SAMSUN ÖYKÜLERİ
Çoğunluğu bir köy öğretmeninin görev yaptığı köylerde yaşananları gözlemlediği gerçek hayat hikâyelerinden oluşan on beş adet öyküden oluşmaktadır. İlk dört öykü (Ucuz atlatılan kaza, Yaşamak güzel şey, İboların Ömer ve Jip) bir birinin devamı niteliğinde olup kendisinin doğup büyüdüğü Tekkeköy ilçemizin Çırakman köyünde aşırı alkol alımı sonrasında jip ile köye dönerken virajı alamayarak devrilip kaza yapan Pala Murat’ın Orhan’ın çevresinde geçiyor. Aslında ilk bölümün kahramanı tarlada tütün kırarken kaybolan eşeğini aramaya çıkınca kaza yerinde yaralıları bulan Kadir’in Hasan’dır. Hasan karısı Hacer, çocukları Engin ve Emel ile bir de Kırlangıç adlı eşekleriyle geçimlerini tütüncülükle sağlayan ilkokul mezunu fakat çevrelerine duyarlı, düşünceli sade bir köylü ailedir. Hasan’ın herkes gibi tek arzusu fabrikaya işçi olarak girebilmektir.
“Eşeğinin karnına ayaklarıyla vurur gibi yaptı Kadir’in Hasan. Bir an önce tarlaya varmalıydılar. Çarşamba Ovası’yla gökyüzünü birleştiren ufuk kızarmaya başlamıştı. Üç dört saat ne kırabilirlerse… Güneş biraz yükselir yükselmez tütün yaprakları salıveriyorlardı kendilerini.
Gökyüzünü delercesine yükselen Bakır Fabrikasının bacasından beyaz bulutları andıran duman Çarşamba ovasına doğru uzanıp gidiyordu. Bitişiğinde kurulan Azot Fabrikasının bacası ise çok küçük kalıyordu Bakır fabrikasının bacası yanında. Ondan da duman çıkıyordu. Daha alçaklardan yayılıyordu ovaya.
Kadirin Hasan,
“Yere çökerse bu dumanlar kim bilir kimlerin canlarını yakacak.” Diye söylendi.
Hacer:
“Hadi hadi fabrikaya giremedin de ondan böyle konuşuyorsun.” Dedi.
“Doğru söylersin giremedim Fabrikaya. Otuz bin lira hazır paramız olaydı. Ya da yalancıktan biz de milliyetçi olaydık fabrikaya girinceye kadar.”
“Yalancıktan milliyetçi olup parti aracılığıyla fabrikaya girenleri gördük, elini veren kolunu kaptırdı. Olmadık işlere sürüklendiler.”
“Bir gün olur ben de girerim. Girsem de, fabrikanın zaman zaman canımızı yaktığını söylememi engellemez. Filitreler iyi çalıştırılmayınca tütünümüzü, ekin ve sebzelerimizi nasıl yakıp kavurduğunu herkes biliyor.
“Fabrika zararlarımızı ödüyor ya.”
“Ne bize zarar versinler ne de zararımızı ödesinler.”
“Duyduğuma göre yeni filitre getirilmiş Avrupa’dan. Onlar takılınca hiçbir zarar görmeyecekmişiz.”
“Fabrika kurulurken bunu düşünseler olmaz mıydı?”
“Onu büyüklerimize sormalı.”
“Bizim ovaya yapılaydı fabrika yandıydık. Bütün köy aç kalırdı.”
“Sağ olsun Yalçın öğretmenle muhtar. Genel müdüre aynen böyle demişler. Ondan sonra deniz kenarındaki Kumluğa yaptılar.” (Ucuz Atlatılan Kaza, s.6-7)
Fabrikanın kuruluş yerinin önce Tekkeköy olarak belirlenip daha sonra sahile (Kumluk’a) yapıldığını, Fabrikaya işçi olarak girebilmek için particilerden torpil yapılması ve bir de fabrikanın baca dumanlarının tarlalara verdiği zararların devlet tarafından ödendiği konularının da işlendiği bu bölümde yer yer bölgeyi tanıtıcı küçük tasvirlere de rastlıyoruz.
“… Köylünün geleceği fabrikaya bağlıydı. Daha şimdiden en verimli topraklarının tümü olan ova, Çayırlık ve Kumluk’un sanayi bölgesi içine alındığı söyleniyordu. (…) Yakadan yukarıda kalan kıraç toprakların köylüyü yaşatması olanaksızdı. (…) Karadeniz kuşbakışı ayağının altında, durağan dalgasızdı. Çaltı ve Fener burunları çok yakınındaymış gibi net gözüküyordu bugün.” (Ucuz Atlatılan Kaza, s.7-8)
***
Kazayı yapan kahramanımız Pala Murat’ın Orhan ise daha önce girdiği işlerde dikiş tutturamamış, en son İskenderun demir Çelik fabrikasında dört yıl çalışmış buradan da ayrılarak köye dönmüştür. Köydeki öğretmenlerin de yardımıyla Tekkeköy Gelemen Devlet Çiftliğinde traktör sürücü kursuna katılmış, köyde traktör sürücülüğü yapmış, Askerde şoförlüğünü ilerleterek sonunda sürücü belgesini almayı başarmış bir şofördür.
“Orhan yalpalaya yalpalaya yürümeye başladı. Bir an önce ovaya varmak için yola çıkması gerekirdi. Tarlaların içinden tütünleri eze eze yürüyordu. Ayağı sarmaşıklara takıldı yüzüstü düştü. Ayağa kalkabilmek için bir süre dinlenme gereği duydu. Kollarını yere dayayarak kendini toparladı. Çocuklar gibi emekledi. Sonra kıçüstü oturdu. Yardım umarcasına sağına soluna baktı. Her yer kapkaranlıktı. Samsun’da, Çarşamba’da kentin ışıkları gökyüzünü aydınlatıyordu. Daha beride Gelemen, Tekkeköy ve Kerimbey’de ışıklar parlıyordu. Hele ovadaki ışıklar, kendini tez toparla, gel yanımıza diyordu ona. Bakır ve azot fabrikasının bacaları, yanı başındaymış gibi geldi bir an. Elini uzatsa değecekmiş sandı.”(Yaşamak Güzel Şey, s.18)
***
Köylülerin yaşamında içki önemli bir yer tutmaktadır. Her fırsatta birkaç arkadaş bir araya gelip çilingir sofrası kurarlar. İçki bir ikram malzemesidir adeta.
“Orhan’ın ona içki ziyafeti çekmesi gerekliydi. Yıllardır görüşmemişlerdi ve çok uzaktan gelmişti Ömer. Orhan’ın ona hoş geldin ziyafeti çekmesi gerekirdi.”(İboların Ömer, s.27)
“Şakir rakı şişesini, kavun, beyaz peynir ve bunların konulacağı meyve tabakaları ile kadehleri getirdi. Masadan boşalan tabakları aldı. İlk kadehleri Ömer’in köye gelişine içtiler.(İboların Ömer,s.29)
“Oğlum teybe Orhan Gencebay’ı koy da hemşerimizi dinleyelim. (..) Arabesk müzik doldu birden odanın içine. Orhan ile İboların Ömer yer yer birlikte şarkılara katıldılar. Karabacakın Mutuş pek katılmadı. Sesi gitmiyordu şarkılara. Ömer üçüncü, dördüncü kadehlerde iyice coştu. (…) Oğlum Şakir, şu Rıfat’ın düğününde doldurduğumuz bandı bulsana… Bandı bulup koydu. Zurnayı çalan Samsun’un en ünlü zurnacısı Demir’di. (…) Orhan’la Karabacak önde, Ömer’le Şakir arkada sıra oldular. Çuğuş ağanın Fatma, Sirto, Drama Köprüsü, Telgrafın Telleri. Hepsini büyük bir coşkuyla oynadılar. (…) Ömer yalvardı yakardı. Bir şişe daha içmeye razı etti onları. Üçü birden jipe atlayıp Kirazlık’a gittiler. Bir büyük rakı alıp geldiler.(İboların Ömer, s.30-31)
***
Kitabın hemen hemen her bölümünde geçen bu Rakı içme muhabbetleri oldukça rahatsız edici boyutta. Gerek burada ve gerekse Mübadillerin yerleştirildiği Samsun’un diğer ilçelerinde, içki kültürünün yaygınlığı bir olgudur. Bilindiği gibi Çırakman köyüne Drama, Sarı Şaban, Muratlı ve Kula mübadillerinden 112 hane yerleştirilmiştir. Gerçek yaşamda gözlemlenen bu olgular bir realitedir ancak topluma örnek teşkil edecek bir hüviyeti olmadığı için üstelik bir eğitimci tarafından sık sık zikredilmesi gerek pedogojik ve gerekse toplum psikolojisi açısından ne derece doğrudur düşünmek gerekir. Bu konularda zoraki olayların da anlatıldığı “Rakı Şişesi” adlı öyküde, rakısını alıp evine giderken yolda kaza yapan Kamyonet şoförü Ahmet’in karakollara düşmesi, sarhoş olmadığı halde polisler tarafından karakolda bu şişenin yarısının dövülerek zorla içirilmesi sonucu sarhoş edilerek mahkemeye gönderilme serüveni anlatılır.
“Doktor bey ben kaza yapmadan önce içkili değildim Evimde içmek için bir şişe rakı almıştım. Merkezde bana şişenin yarısını döverek zorla içirdiler.”(Rakı Şişesi, s.58)
Kurgu mudur bilemeyiz ama “Bahtiyar Efendinin Hoşafı” adlı öyküde söz dinlemez haylaz evlat Bahtiyar, babasının başka bir ilden gelen Hacı arkadaşına bile içki içirir. Sık sık alkol sınırını aşan Bahtiyar sonunda esnaf olan babasına içmeyeceğine dair söz verir. Fakat bu uzun sürmez. İşyerinin yanında öğle yemeği yedikleri lokantada garsonlarla anlaşmıştır. Her öğle yemeğinde içtiği hoşafına anlaşma gereği garsonlar votka koymaktadırlar. İşte o gün babasının misafirini yemeğe götürmek Bahtiyara düşmüştür.
“Hacı ile birlikte lokantaya gittiler. Yemeklerini söylediler. Sohbet ederek yemeklerini yemeğe başladılar. Bahtiyar, babası yanında olmadığından biraz daha rahattı. Sıra pilav ve hoşafa geldiğinde Bahtiyar;
“Benim hoşaftan getir, yanında pilav olsun” dedi.
Garson Hacıya döndü,
“Siz de bir şey ister miydiniz?” diye sordu.
Hacının ilgisini çekmişti, Bahtiyarın “benim hoşaftan”demesi. Özel bir şey olsa gerek diye düşündü.
“Bana da pilavla Bahtiyar efendinin hoşafından getir.” Dedi.
(…) Hoşafı içtikçe bir hoş olmaya başlamıştı hacı. (…) Hacı üçüncü hoşafı da söyleyince Bahtiyarı sıkıntıdan ter basmaya başlamıştı.”(Bahtiyar Efendinin Hoşafı, S.70-71)
Diğer içki sahneleri;
“Rakıların hepsini Karabacak Mutuş’un evinde içmişlerdi.” (S.19)
“Evde huzur bulamayan erkek ya içkiye gider ya kumara.” (s.26)
“Bir akşam gelin de kafaları çekelim. Seninle içmeyi özledim doğrusu.” S.27)
“Ben içmeyeyim de kim içsin?”(s.66)
“Çok sarhoş olduğunda eve gitmez, otelde kalır.”(s.67)
“Sabah birlikte gidiyorlardı işe. Öğle yemeğini birlikte lokantada yiyor, akşama yine birlikte geliyorlardı eve. Camiye de birlikte. Bir dakika bile ayırmıyordu yanından. Yeniden içkiye başlayacağı korkusunu atamıyordu üzerinden.”(s.69)
“Recep ağa sofra kurdurdu. Yaşlılardan içki kullananlar atıştırmaya başladılar. Kadehlerini tokuşturdular.” (s.84)
“Bizim öğretmen içki içmez. İçmediği gibi yanında da kimseye içirtmez.”(s.90)
“Sürgün gelen arkadaş susmuş. Sustukça da içmiş. Bir kadeh bir kadeh daha… Derken iyice sarhoş olmuş.”(s.91)
“Meğer ikisi senli benli olmuşlar. Bir gün Samsun’da buluşmuşlar. Kafaları çekmişler.”(s.120)
***
Günün siyasi mülahazaları da öykülere yansıtılmaktadır. Elbette insanların siyasi bir görüşü olacaktır. Hatta olmalıdır. Fakat demokrasi kültürünün tam yerleşmemiş olduğu toplumlarda siyasal düşünce ve bakışlar zenginlik kaynağı olarak değil de kısır çekişmelere vesile olduğundan siyasal yaşama subjektif bakış kitabın yalnız kalışına yol açan temel etmen olmuş olabilir. Ancak, bu eserin belli bir zümrenin propaganda aracı olmak yerine toplumun tümünü kapsayan, kucaklayan bir çalışma olduğunu kabul etmek gerekir.
“Demokrat Parti, giderayak birçoğumuzu sürgün ederek bizi birbirimizden ayırdı. 27 Mayıs darbesinden sonra isteyenlerin çoğu eski yerlerine döndüler.”(Otlakçı, s.78)
***
“Sürgünlüğümün sekizinci ayındaydı. (…) bütün köylüler, particiler tarafından köylerine sürgün geldiğimi biliyorlardı. İlin particileri ilçeye, ilçenin particileri de köydeki particilere bana göz kulak olmalarını söylemişlerdi. Eksik olmasınlar.
Hatta bir yolunu bulup köyün gençlerine dövdürün demişler. Köyün gençleri gelip bana anlattılar. Köyün yaşlıları ile ayrı gençleriyle ayrı dostluklar kurmuştum parti gözetmeksizin.”(Başkanın Kısır Karısı, s.88)
***
“27 Mayıs darbesi sonrasında demokratik düzene geçilmiş, Türkiye İşçi Partisi “milli bakiye seçim yasasıyla mecliste on beş milletvekiliyle temsil ediliyordu. Türkiye Solu’nun getirdiği ses egemen güçleri tedirgin etmişti. Emekçi sınıfın meclise girişinin tedirginliği ve şaşkınlığı içinde olan burjuvazi, onun ardılları olan bürokrasi egemen sınıfın yanında yer almakta gecikmedi.(s.113)
***
“Samsun kent merkezine indikçe yanlarına uğrar bir çaylarını içerdim. Eskiden aynı partiyi tutuyorduk. 27 Mayıs Devrimiyle devrilen partiyi. Benim öyle bir yanım yoktu ama babam Demokrat Partiliydi. Komşu köylerden de bizi tanıyanlar beni de öyle düşünüyorlardı. Kent içinde tanıyanlar da. Demokratik Canik Gazetesini çıkaran bu dostlarla söyleşilerimiz sırasında sürtüşmelerimiz olsa da aramızdaki içtenliği bozmazdı. Siyasal görüş ayrılıkları dostluğumuzu etkilemezdi.”(İlk Etki, s.113)
***
“Basımevinde çay içiyorduk. Ahmet Güloğlu büyük bir coşkuyla içeri girdi. Günaydın!... İyi günler, demeden;
“Duydunuz mu çocuklar!...”diyerek gürledi.
“Ne olmuş hocam?” diye sordular.
“İşçi partisinden milletvekili seçilen gazeteci var ya!”
“Evet Hocam ne olmuş ona?”
“O’nun annesi orospuymuş.”
İkisi birden şaşkınlık sesi çıkararak
“Vay anasını bee! Diye ünlediler.
“İnanmam!..”
(…) Tekzip yazısında milletvekili, annesinin soylu bir aileden geldiğini, hatta paşa torunu olduğu açıklanıyordu.”(İlk Etki, s.114)
***
“(…)Demokrat Partililer sözlerinde durdular. Seçimden sonra köy yoluna kamyonlarıyla çakıl dökmeye başladılar. Yolun yapımını üstlenen müteahhit muhtarı çağırdı. Köylülerin imeceyle yola dökülen çakılları yokla yaymalarını istedi. Muhtar karşı çıktı bu öneriye.
“Çakılı getirdiği gibi döşesinler.”dedi.
(…)
“Ben bu köye Demokrat Parti yol yaptı dedirtmem.”(Parti Yolu, s.120)
***
“27 Mayıs darbesi yapılalı birkaç yıl geçmişti. Yeni Anayasaya göre demokratik düzene geçilmiş siyasal partiler de yeniden kurularak çalışmalarına, propagandalarına başlamıştı bile. Halk Partisi, Adalet Partisi, Millet Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve diğer partiler. Kapatılan Demokrat Partinin yerine kurulan Adalet Partisi Samsun’da da büyük bir coşkuyla kurulmuştu. Eski demokratlar, sempatizan partililer yeniden bu parti çevresinde toparlanmaya başlamışlardı. Partinin, Zafer sinemasında kapalı salon toplantısı yapacağı il ve ilçe merkezleri aracılığıyla duyurulmuştu. Konuşmacılardan biri, partiye yeni katılan ekonomi profesörlerinden biriydi. Ekonomi profesörünün neler söyleyeceğini ben de dinlemek istedim.
Sunucu mikrofona gelip gür sesiyle;
“Çok değerli hocamız Profesör Aydın Yalçın buraya gelip konuşacak.”(Biz de Görelim biz de, s.121)
***
Öyküler arasında Samsun’da yayınlanan iki basılı yayın organının da adı geçmektedir; Çaltı Dergisi ve Demokratik Canik Gazetesi.
“Samsun Eczanesinde oturmuş çay içiyorduk. “Çaltı Dergisi çıktı mı? Diye soracaktım.”(s.63)
“Demokratik Canik Gazetesini çıkaran bu dostlarla söyleşilerimiz sırasında sürtüşmelerimiz olsa da aramızdaki içtenliği bozmazdı. Siyasal görüş ayrılıkları dostluğumuzu etkilemezdi”(s.113)
***
Samsun Öyküleri kitabında Samsun ile ilgili mekân ve mevkii tasvirleri de tarihe düşülen önemli notlardandır.
“Lokallerde, kahve köşelerinde oturmaktan canı sıkılanlar Mecidiye Caddesine çıkarlardı. Mecidiye, en işlek alış veriş merkezi ve tur atma yeriydi. Yalnızca yayaların gezindiği işlek bir caddedir. Kim kimi ararsa bu caddede bulurdu. Güzel ve şık bayanlarla göz banyosu yapmak isteyenler de abonesi olurdu bu caddenin.”(Otlakçı, s.76)
***
“Alaçam’ın dağ köyleri, kendi ilçelerinden çok Vezirköprü’ye alış veriş için gelirlerdi. O sıralar ilçeleri, daha çok büyücek bir köyü andırıyordu. Vezirköprü ise alabildiğine gelişmişti. Pazarın dükkânlarında ne ararsan bulunuyordu.”(Otuz beş Kuruş Verip Susturamazsın, s.82)
***
“Kente indiğimde sık sık rastladığım şeylerden biri de dilencilerdi. Cumhuriyet alanının hemen her köşesinde, her cadde başında bir dilenciye rastlayabilirsiniz. Garajlarda, tren garında, işlek caddelerde, her yerde vardılar. Bizim kent, dilencisi en bol kentlerin başında gelir diye düşünürdüm sık sık. Yoldan gelen geçene el açarlardı. Bazıları da dükkânları, mağazaları, büroları tek tek dolaşırdı.”(Sana da Versin Yerine, s.86)
***
“Bir kış günüydü. Samsun’a işlerim dolayısıyla inmiştim. İşlerim bittiğinde arzuhalcilik yapan arkadaşıma uğrayayım dedim. Küçücük bir odası vardı. Bir masa dört beş tane sandalye ancak sığıyordu. Küçük bir raf… Duvarda asılı bir Atatürk resmi… Yan tarafta bir takvim... Odanın yani büronun dekoru bu kadardı. Bir de sol köşede saksı içinde bir kauçuk fidanı… Soğuklar başladı mı bakırdan kömür mangalı ortaya çıkardı. Sabahları geldiğinde ilk işi mangala kömürleri bir güzel dizer. Rakı şişesine koyduğu gazyağından döküp ateşler. Üzerine çabuk yanması için kısa bir soba borusu yerleştirirdi. Kömürler altın gibi kızarıp korlaşınca içeri alırdı mangalı. Mavi alev kalıp kalmadığına özellikle dikkat ederdi küçücük odada zehirlenmemek için. Birkaç kez mangalı hazırlayışını izlemiştim. Büyük bir zevk alırdı bu sıkıntılı işten. Büyük bir sanat eseri yaratıyormuşçasına.”(Başkanın Kısır Karısı, s.90)
***
Kadamut, Samsun’un güneyinde eski Ankara şöşesinin bir buçuk iki kilometre güneybatısında bir köydür. At arabalarıyla, deve kervanlarıyla yapılan taşımacılığın öyküleri anlatılır çevre köylerde. Köylüler yabancılara karşı pek soğukturlar. Öyküler anlatılır, tekerlemeler söylenir köylüler için. Tekerlemenin biri şöyledir. “Ben Kadamut’a varamam. Varsam da duramam. Dursam da kalamam.” Köylülerin kendinden olmayanlara, yani konuklara böyle davranmalarının temelinde ne yattığını, çok merak ettiğim halde araştırıp bulamadım, kaldığım üç buçuk ay sürece.”(Parti Yolu, s.117)
***
Öyküler arasında yazarın kendisi hakkında da bazı bilgiler elde etmekteyiz.
“Köy enstitüsünden tanırım kendisini. Haksızlığa dayanmaz biriydi.(…) Enstitüden ağabeyim sayılırdı. Okulda iki yıl öndeydi. Bizler büyük sınıflara ağabey derdik.”(Başkanın Kısır Karısı, s.91)
“Annem ve babam ikisi de okuryazar değillerdi. Annem okula hiç gidememiş. Babam ise okuldan kaçmış. Bir daha gitmemiş. Hoca yazı yazdırmıyormuş. Çocuklara. “Ancak hocalar yazı yazar. Sizler okumayı öğrenin yeter” diyormuş. Yasaklamış yazmayı. (…) Babam bir gün bir kalem geçirmiş eline. Yazmayı denemiş. Rakamları, harfleri yazmaya uğraşmış defteri olmadığı için kitabın (amme cüzünün. ÇK) kenarındaki boşluklara yazmış.
Derste kitapta gördüğü yazılar hocayı delirtmiş. Tez olun şu edepsizi falakaya koşun diye bağırmış. Yedi sekiz yaşlarındaymış o zaman. Falaka çözüldüğünde ayaklarının üzerine basamamış. Büyük çocuklar kucaklayıp götürmüşler.
(…)
Babam eski yazıyla rakamları yazabiliyor. Ama elifi görse mertek sanıyor şimdi. Cumhuriyet kurulduktan sonra da halk mekteplerine de gitmemiş. Yeni yazıyı öğrenmemiş. Köyün öğretmeninden ancak adını soyadını yazmayı öğrenmiş. Bir de imza atmayı.
(…)
“Dayım hem eski yazıyı hem yeni yazıyı öğrenmiş. Bir sürü de kitabı var. Atatürk daha yeni Türk Alfabesini kabul etmeden Merzifon’da öğrenmiş, bir Fransız öğretmenden. Yakında eski Arap yazısı kaldırılacak. Gelin ben size Atatürk’ün yakında kabul edeceği yeni yazıyla okuma yazma öğreteyim.” Demiş.
Kahvede istekli olanlara öğretmiş. İstekli öğrenenlerden biri de dayımmış. Küçük dayımı da okutmuş. Öğretmen okuluna göndermiş. Küçük dayım öğretmen olmuş.”(Sen Adam Olmazsın, s.98-99)
***
İlimiz Samsun hakkında atılan her adım, çakılan her çivi, kazandırılan her eser Samsun için kıymetlidir, değerlidir. Tabiri caizse başımızın üstünde yeri vardır. Bunlar bizim birikimimizdir.
Yapılan her çalışma yeni çalışmalara kapı aralayacaktır. Edebi eserler arasına girecek her çabamız geleceğimizi garantilemede bizlere kolaylıklar sağlayacaklardır. Şimdi, nasıl ki eski yazılanlar arasında kendimizden bir şeyler arıyor, bulunca da çocuklar gibi seviniyorsak bugünden itibaren bizlere de büyük görevler düşmektedir. Lütfen yazalım. Yazalım ki yaşadıklarımız da öldüğümüzde ruhumuzla birlikte uçup gitmesin. Bir eğitimci olarak sevgili öğretmenimiz Yılmaz Elmas bu konuda bize bir örnektir. Nur içinde yatsın.
/Çetin KOŞAR
13 Aralık 2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder