9 Ocak 2014 Perşembe

İşte Budur Şehrin İnsanı


Toprak tenine değince yağmuru kokusunda özleyendir şehrin insanı ya da tenin de betonlaşmış sokağa çocukluğunu gömmüşler…

Kendince büyüttüğü hayalleri askıda, her ikindi güneşi kırlangıçlar gibi harmanları doldurmuştu biri ve bir diğeri cebinde babasının hayalleriyle yıllarca oyuncağı değişmemiş ve hiç olmuş her İkindi güneşinde çocuk parklarını. Sapan tutmuş ellerdi, çatallı dallara uzanan elleri birinin ve bir diğerinin elleriydi, kartondan kuleler yapma fikri… Tarlalar, çayırlar ve harmanlardı birinin koşu yolu ve bir diğerinindi, motor sesine ürkek kaldırımlar… Öylece dökülürdü kirleri, gök kubbe  altı iri leğenlerde birinin ve daracık banyolarda  bir diğerinin.

Ne vakit ki zil çaldı ve uygarlık ritmiyle uyandırıldı toprağa değen eller… O vakit yaklaştı biri, bir diğerine. Önce ıslık çalmasını öğretti biri sonra düğmesine dokunmayı kasetçaların bir diğeri. Umarsız hayatlarına denk umarsız urbaları vardı birilerinin, Oysa iyi giyimliydiler bir diğerleri. Ete ve süte para vererek sahiptiler, erkenden uyanarak değil. Meyveye ve sebzeye cüzdanları kadar yakındılar, ev ile bağ arasında köpek korkusundan uzak. Çokta güzel konuşurdular, tek tek çıkardı ağızdan kelimeler. İstanbul ağzıydı ağızları. Kim ne eder ve neye yarardı, köy ve kasaba yağızları… Bütün delikanlı ve güzel kızlar, bir diğeri saklıydılar… Ve bir gün bir diğeri gitti mi, dünyaları da giderdi peşin sıra…

Gitmeler depreşti birden, ne az gittiler nede uz. Göçleri sırtında iniverdiler ilk terminalde birileri. Bazıları daha da uzaklarda… Yalnızlık, özlemmiş meğer. Dedisinden kodusundan kaçmışlar küçücük yerleşkelerin ve iyiden iyiye bıkmışlar, akrebim dediği akrabalıklardan. Özlem çekmişler yalnızlığa yani. Küçücük yerlerin büyücük dilinden usanmışlar meğer. Oysa bütün bunlar bahanesi olmuş, giden bir diğerleri peşinden, gitmelerin.

Zaman ki sihirli değenekdir ve bazen çingene falcı kadın… Gösterir ve öğretir papatya falı kadar kısa hayatı.

Gecenin geç vakti keşfedişmiş önceleri ve sonra bütün bir hane halkının sabahın köründe işe gitmeler. Akşam yorgunluğuna denk düşmüş sonra televizyonda seyredilen, toprak özleminde ufalanmış pişmanlıklar. Gitmek fikri tuhaflaşmış ve tufana dönmüş kalmalar. Gitmeler kadar şanslı değilmiş meğer dönmeler. Kız kızan büyümüş ve oğlan elense tadını çoktan almıştı şehrin. Bu defa “el ne der” olmuştu bahaneler. Hem gidince ne bırakılmıştı ki arkada, o karşılasın dönenlerini.

Ve bir diğeri, ıslığını öğrendiği birinin karşı pencerede, kaset çalarını duyunca  önce sevindi ve sonra bir başkasının sesini duydu, varoş denilen uzak mahallelerde. Bu işte bir tuhaflık var dedi önce. Ben gittim ve döndüm yerleşkelerinden. Bu gelmeler gelme değil kazık çaktı yerleşkelerimize. Kalamazdılar yani izin çıkmamıştı, gelinen her yerin sakininden.

Üzüldü biri, çıkardı cebinden lastiksiz sapanını ve “ver” dedi, “lastiksiz sapana benzer bir oyuncağını”. Müteşabih yaklaşımlar biliyordu sözüm ona biri ve anlamasını bekledi bir diğerinin. “Paylaşmak okullarda öğretilir” dedi bir diğeri “sokakta değil. Madem ki geldin ve kalacaksın sende uyacaksın sokağın ve sokakların keyfine.”

Artık sokaklar vardı aile büyüklerinden önce. Alçaktan yükseğe doğru sıralanmış sosyete… Pahalı vitrinler… Varoş aldanışlar... Yüksek yüksek binalar vardı… Demir yığını dükkanlar… Hatırdan, ahlaktan, edepten, hayadan önce bu yeni yerleşke de! Adına şehir diyorlardı ve zehir soluyorlardı egzoz peşinde çocuklar.  Bir ton demir kadar değersizdi insan bu kalabalıkta.  Oysa bir birine sırt vermiş ve yüklenmiştiler, birbirlerini topluca. Ali, Veli’ye muhtaç, Veli deliye… Biri, bir diğerine , diğeri, bir birine.

Ne seher hatırlandı ne kuşluk. Ne öğlen ne de ikindi vakitleri. Bezgin döndü akşamlar sabaha ve bezgin karardı. Diriler cesetlerden, cesetler dirilerden vazgeçmiş ve yorgun düşmüştü insanlık. Ne aynı apartmanda tanıyordu ne aynı evde herkes birbirini.  Git gide artmıştı kalabalık ve bir diğerleri, bir diğerleriyle sinsi bir işgalin tedirginliğini paylaşıyordu.

“Geldiler ve yaşanmaz ettiler yerleşkemizi. Ahhhh! O birileri yok mu, O birileri! Bütün kabahat onlar da! Doğdukları yerde duramadılar! Geldiler… Geldiler… Hep geldiler…”

Oysaki her şehir, gelenlerden yığılıydı ve bir sonraki gelen,  bir evvelkinin ta kendisiydi.

YAŞLILIĞIN FAYDALARI
“Niteliksizliğe Saygısızlık,  Nitelikli Bir Toplum Olmanın Önkoşuludur”  Bilincine götürür.
 /Uğur DEDE
15 Mart 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder