9 Ekim 2014 Perşembe

Veda…

Sevgili Alptekin Ahıshalıoğlu abimizin enfes Bafra anılarını çok sık okur oldum son günlerde. Geçmişle özlem yoğunlaşması belki yaşlanma belirtisi ama o da kabulüm. Kendisinin “Bafra…Ah Bafra…” kitabını büyük bir keyifle defalarca okuyanlar daha iyi anlarlar. İnanıyorum. İçinde yaşanmışların izini taşıyan, anılarında Bafra ilgili bölümleri geçen yıllara rağmen tozlanmamış kişiler daha çok özlem duyar. Ki kendileri veda edenlerdir. Adına yaşam telaşı denilen bir büyük kavganın peşinde sürüklendikleri yerlerde, unutmayan ama unutulan yüreklerin Bafra özlemi. Ve inanın o yürekler daha çok düşünür Bafra’yı dert edinir. Kim bilir kaç “keşke”leri vardır Bafra’ya dair.

Geçtiğimiz günlerde coşkulu bir merasimle açılışı gerçekleştirilen Şevket Aşcı Turizm Fakültesi çarpıcı birçok kareyi gözler önüne serdi. O kutlu güne şahitlik etmek için alanı dolduranların çoğu Bafra dışında yaşayan Bafralılardı. Bir vedanın ardından, duyulan sorumluluk ve hemşehrilik bilinci yol aldırdı onlara gurbetten sılaya. Bafra’da yaşayanlardan çok onların alanı doldurmasının başka bir açıklaması yok. İyi ki geldiler. Evet yeniden gittiler. Zorundaydılar.

Gelecekler yeniden, kavuşacaklar adına Bafra denilen sevdaya. Çünkü; dönüşü olmayan bir vedaya yelken açamaz bakışları. Öyle ki; Verilmiş hükmün yavaşlatılmış sancısını yaşamanın adıdır veda. Mutluluklar gözyaşlarına boğmak, sahte oyunların provalarını yapmaktır. İdam ilmiğini geçirmek gülüşlere, kıyısından geçilen sevgileri acı içinde öldürmektir.

İçi bulanık bir hayatın gölgesinin saflığını, hıçkırıklarının masumluğunu unutmaktır veda... Bile bile dikene katlanmak, kapatılmış çarelerin çaresizliğine ağlamaktır. Gözünden düşmesidir hayatın, bin parça özlemin her parçasıdır veda... Veda; dipsiz gecelerin kör serzenişi, tatminsiz yüreklerin beklenmedik aksidir. Çirkef gülüşlerin bedduasıdır veda...

Veda; masumların kürek cezası, yalnızların umutsuzluğudur. Mahkum olmaktır soğuk duvarlara, yalnızlığın adını koymaktır. Tutulmaktan terlemiş eli boşluklarda bırakmaktır veda... Veda; her hecesinde işkence, her söylenilişinde derinden yaralanmaktır. Veda; bırakılan hatıralara bedel kalbini de götürmesine izin vermektir...

/Birol BİRCAN
09.10.2014

8 Ekim 2014 Çarşamba

Adam Burada Caka Satacak Benim Askerim İse…

Bir süre önce Samsun Valiliği’nden yapılan açıklamada aynen şöyle deniliyordu. “Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından ilimize gelen toplam yabancı sayısı 1.206 kişi olup, bu kişilere ikamet izni verilmiştir. Bunlardan 688’i Iraklı, 469’u Afganlı, 28’i İranlı, 5’i Azerbaycanlı, 5’i Etiyopyalı ve diğer ülkelerdendir.(Fas, Nijerya, Gana)

68 Afganlı, 54 Iraklı toplam 122 kişinin ikamet işlemleri devam etmektedir. İlimizde ikamet izni verilen 242 Suriyeli mevcuttur. 431 Suriye kökenli kişiye Yabancı Tanıtma Kartı verilmiştir." Peki, bu rakamlar bugün hangi ölçüde değişmiş durumdadır. Bakın, değişmiş midir diye sormuyorum burada, hangi ölçüde değişmiştir diye soruyorum. Bu yabancılardan bazıları Samsun’da dilencilik yaparken görülüyorlar.

Bu dilenciliklerini trafikte araçların önüne kendilerini atarak tehlikeye yol açacak şekilde sürdürdükleri medyada yer alan haberlerde de ortaya çıkıyor. Hele bu yabancılardın bazıları yüksek sesle konuşarak özellikle gençleri gelip geçene omuz atıp tahrik ederek ortalıkta duruyorlar… Bayramın birinci günü akşamı mıydı ikinci günü akşamı mı hatırlamıyorum. İstiklal Caddesi’nde,  galiba yanlış ifade ettim, Cadde AVM’de bir arkadaşımla dolaşırken dikkatini çekmiş aynen şu ifadeleri kullandı:

“Bu ne arkadaş, şu Suriyelilere baksana, gençler saçlarını yapmışlar, giyinmiş kuşanmışlar burada caka satıyorlar. Benim Meclisim ise tezkere çıkarıp askerimi Suriye’deki savaşa sokmanın derdinde. Savaştan kaçıp burada caka satacaklarına gidip memleketlerine savaşıp kurtarsalar ya topraklarını…”
Haksız mı? Bana göre değil. Ben vatanı için çarpışacağına komşu ülkeye kaçan sonra da orada caka satan komşu istemiyorum arkadaş…


 Bu İşe Diğer Percereden Bakalım

Şu yabancılar işine bir de isterseniz öteki pencereden bakalım. Duyduğuma göre Samsun’da neredeyse kiralık bina kalmamış. Bu yabancılar kiralamış evleri. Samsun emniyeti nerede kaç binanın yabancılara kiralandığını biliyordur. Bu rakam açıklanırsa makbule geçecek. Sahi Samsun’da kaç bina ülkelerinden kaçan yabancılara kiralandı? Bu kiralama ücretleri yabancılar tarafından mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumları tarafından mı karşılanıyor? Bu rakamları Samsun halkı merak ediyor da…


Sular Ne Zamana Kadar Kokacak?
Samsun’da içme ve kullanma suyu kokuyor. Hem de pis kokuyor. Peki, bu koku neden kaynaklanıyor ve nereden geliyor? Vatandaşların şikâyetleri artınca Samsun Büyükşehir Belediyesi’nin çiçeği burnunda Genel Sekreteri Coşkun Öncel bir açıklama yapmış. Coşkun Öncel suyun kokmasını bakın neye bağlamış: “Çakmak Barajı’nda su seviyesi düştü. Barajdaki su seviyesi düştüğü için böyle bir koku oluşuyor. Barajdaki su akan bir su değil, yer değiştiren bir su değil. Bu yüzden böyle bir kokuya sebep oluyor. Her türlü analizleri yapıyoruz. Analizlerde herhangi bir şey söz konusu değil.”

Coşkun Bey’e soralım: -Bu su ne zamana kadar kokacak? -Siz bu kokan suyu içiyor musunuz? (Gerçi Çernobil Nükleer Santralının patlayıp serpintilerin dağılması ve binlerce insanın can vermesinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları ellerine bardak alıp ‘Ben bu suyu içiyorum’ demişti ya…) -Samsun’da içme sularında bu pis koku meydana geldiğinden bu yana damacana ve şişe sularının satışında artış meydana gelmiş midir ve hangi ölçüdedir?


Dört Liralık Fatura

Samsun Büyükşehir Belediyesinin bu su işinden açılmışken bir başka konuya daha dikkat çekelim. Bir vatandaş dert yandı.“Bu ne birader, yazlıktaydım, iki aydan beri bana dört liralık su faturası geliyor.” Sahi bu ne? İşiniz gücünüz mü yok, paranız yok da dört liralık alacakların peşine mi düştünüz. Yoksa bu paralar, kullanılan suyun değil de fatura ödeme beli mi oluyor? Ayıptır, ayıp…

(…)
/İsmail BAŞARAN
8 Ekim 2014

4 Ekim 2014 Cumartesi

Samsun Köylerinde Kurban Bayramı

Yakakent'in en uzak köylerinden Çepni de eskiden sürdürülen ancak şimdilerde olmayan bir güzel eski zaman geleneğiyle başlarsak, sanırım bölgeyi ve insanını daha bir anlamış oluruz.

Çocuk sevindirmek kültürümüzde her zaman öncelikli bir davranış olmuştur. Malumunuzdur, bayram deyince  birçoğumuzun aklına ilk gelen komşu komşu gezerek toplanan şeker ve büyüklerin mendil arasına bazen de cebe sıkıştırdıkları harçlıklar gelir.

Çocuk olarak sevindirilmek, bize özgü bayram kavrayışlarının en önemli üst başlıklarındandır.

Çepni Köyümüzde de benzer bir durum harikulade bir şekil alarak tecelli etmiş, her Kurban Bayramı’nda köy meydanında bulunan ceviz ağacına salıncaklar kurularak çocuklar salıncaklarla sevindirilmiştir. Büyükler ise köy meydanında kurulan köy sofrasında hem kesilen kurban etlerinden hem de evlerde yapılan diğer yemek ve tatlılardan oluşan ziyafetle bayramı şenlendirmiş, topluca yaşamanın paylaşımla mümkün olduğunu en güzel şekilde sergilemişlerdir.

Baframızın Lengerli Köyü’nde de benzer bir gelenek artık mazi olmuştur.

Kurban Bayramı’nda 3 gün  kazanlar kaynar, herkesin kestiği kurbandan herkes tadar eti ve bayram yemeklerini topluca yerlermiş.

Engiz den (19 Mayıs İlçesi) başlayarak Samsun sahili boyunca yer yer devam eden bir başka gelenekse; Kurban bayramlarında sabah yapılan mezar ziyaretleri sonrasında ki, genelde bu vakit olarak öğle namazından sonra olur; yakın zamanda cenaze defnetmiş komşu ve civar evlere gidilerek evlerde Kur’an okunur. Ev sahiplerince gelen bu misafirler, en güzel yemek ve tatlılarla karşılanır. Bu ziyaretler, bir gün bir mahallede ikinci gün aynı işlem ikinci mahallede gerçekleşir üçüncü gün ise gidilmeyen küçük mahalle ve evlere gidilerek hem hüzün paylaşılır hem bayram kutlanır.

İç kesimlerde ise kutlamalar daha çok cami ve çevresi eksenlidir.  Arife günleri mezar ziyaretleri ile başlayan toplu ziyaretler,  özellikle cami cemaatinin ikindi namazını müteakip topluca mezarlığa gitmesiyle yüzlerce yıldır sürdürülen bir gelenek devam ettirilir. Okunan Yasin ve diğer sureler sonrası tüm geçmiş insanlarımız anılır, ruhlarına Fatihalar okunarak, toplu dualar yapılır. Bu geleneği en belirgin şekilde Ladik Köylerimizde görmeniz mümkündür.

Nişanlı oğlu veya kızı olanlar gelin ve damada bayramlıklar götürür gurbetten bayram için gelenlerle hasretlik giderilir.

Cami avlularını dolduran eş dost akraba konu komşu ile bayramlaşılarak, bayramlar bayram gibi kutlanılır.

Dağların ardındaki Samsun, anlayacağınız hala yaşayan Samsun.

Bu gün şehrin medeniyetin göbeğinde, evinde; geçmişinden kültüründen bihaber, alt ve üst kattaki yıllardır komşu olduklarıyla adeta yabancı uyruklu iki aile gibi yaşayanların, silah atarak bayram kutlamaları her ne kadar ayıplansan da nice yozlaşmalarla bayramı bayram gibi kutlanmayan bayramlar görmeye başlıyoruz.

Ya çocukluk hatıralarına sığınıyor ya da kendimizi işimize vererek biraz daha yalnızlaşıyor, birbirimize yabancılaşıyoruz.

Bugün bayram, kutlu olsun.

Mevla, bayramları bayram sevinciyle yaşayanlardan eylesin.

Daha güzel günlere uyanın efendim, daha güzel bayramlara...

Sağlıcakla kalın.

/Uğur DEDE
04 Ekim 2014

3 Ekim 2014 Cuma

Samsun’da Güzel Şeyler De Oluyor(5 Ve Son)

Dört gündür aynı konunun değişik yönlerini yazıyorum; bu yazı bu konudaki son yazım olacak. Dün “Evet; bu kentte hem ciddi araştırmacılar var hem de genç kabiliyetler. Bestekarlar, ressamlar, grafikerler, müzisyenler, folklorcular/dansçılar, tiyatrocular ve başkaları. Onları bu sütunlara yansıtmak zor ve belki de benim genel kültürümü ve anlatma kabiliyetimi aşan hususlar. Fakat araştırmacılar ve yazarlar, benim ilgi alanım ve bu yazımın konusu da onlar” demiş ve bir usta, bir genç ve bir unutulmuş kıdemliden bahsetmiştim.

Samsun’da yaşayan veya bu kentte doğduğu halde bu kente yaşama şansı bulamayan ama Samsun’u da Samsunlu olduğunu da unutmayan ve inkar etmeyen çok sayıda yazar var. Ben bugün bunların sadece isimlerini paylaşacağım sizlerle. Kimi şiirin kimi romanın kimi denemenin kimi de hikayenin tezgahında kendini, kentini ve insanı dokuyor ilmik ilmik, nakış nakış. İşte o isimlerden bazıları:

Hüseyin Özbay, Hanife Uzun, Baki Sarısakal, Nermin Eker, Doğan Kan, Sadi Subaşı, Mehmet Yılmaz, Şenol Katkat, Türker Göksel, Cemil Baskın, Burak Yavuzyiğit, Ahmet Seven, Nadi Macit, Kazım Memiç. Uğur Dede, İsmet Tahtacıoğlu, Akın Üner, Ramazan Yavuzarslan, Remzi Özçelik, Fikret Karadeniz, Erdem Erol, Şermin Özkara, Taner Çağlayan, Nesli Koca, Osman Ecevit, Ömer Pamuk, Suzan Mumcu, Gülhan Demircioğlu, Bahri Şeker, Kamelya Gümüş ve hepsi farklı bir sanat dalında yetkin isimler olan Ekiz kardeşlerin en küçüğü Turgut Ekiz...

Elbet bu isimlerle sınırlı değil Samsun’un eli kalem tutan sanat erbabı. Bunlar, kitapları benim kütüphanemde olan ve neredeyse tamamı da benim tanıdıklarım. Henüz tanıma şansını yakalayamadığım ve eserlerini okumanın keyfini tadamadığım çok sanatkar vardır bu kentte ya da bu kent kökenli. Ve bir de unuttuklarım. Onlardan özür dilemem affedilmeme yeter mi bilemem.

Samsun ve sanat ve hele de Samsun ve halk şiiri denilince unutulması asla mümkün ve caiz olmayan bir isim söylemek gerekirse o tartışmasız merhum Kemal Bülbül olur. Aşık geleneğinin son temsilcilerinden ve ustalarından biriydi. Nur içinde yatsın. Onun sevdasını bugün ondan el alan aşıklar Ramazan Yavuzarslan, Aşık Obalı, Aşık Sancak sürdürüyor.

Bu arada OMÜ Öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cevdet Yılmaz, Prof. Dr. İbrahim Tellioğlu, Prof. Dr. Bünyamin Kocaoğlu ve Prof. Dr. Osman Köse’nin Samsun tarihi, kültürü, ekonomisi, sosyal ve kültürel hayatıyla ilgili yaptıkları birbirinden değerli çalışmaları ve verdikleri eserleri de belirtmem gerekir. Bu bir hakkın teslimidir.

Kamelya Gümüş, tanıdığımda ve kitabını bana hediye ettiğinde henüz dokuz yaşında bir ilkokul öğrencisiydi. Şimdi on beş yaşında bir genç kız olması lazım. Bu yazı serisini Onun “Mutluluk” şiiriyle bitireceğim: “Denizin üstünde iki kayık/ Süzülüyorlar güneşe doğru/ Ve ufkun açtığı yolda/ İlerliyorlar gündüz gece/ Denizin üstünde iki kayık/ Kucak dolusu sevgi taşıyorlar ümitle/ Arkalarında binlerce kalp/ Şarkı söylüyorlar geleceğe/ Balıkların eşliğinde…” 

Kucaklar dolusu sevgilerle…

/Osman KARA
03.10.2014
http://www.habergazetesi.com.tr/kose-yazilari/osman-kara/7124/samsun-da-guzel-seyler-de-oluyor-5-ve-son-/

2 Ekim 2014 Perşembe

İkisi De Devlet Hastanesi Ama..

Samsun Gazi Hastanesi'nde iki kez yanlış teşhis konulduğunu iddia eden Hasbi Şahin, şimdi hukuk yolunu arıyor.. Çünkü 'ölümden döndüm' diyor.. Karnındaki şiddetli ağrılar nedeniyle gittiği Gazi Devlet Hastanesi'nde  yapılan tetkikler sonucu kendisine 'böbreğinde taş var' denilmiş.. Yani evine git.. Sonra bir daha gitmiş.. Yine aynısını söylemişler.. Aslında ilginç tesadüf ve iki seferde de aynı doktor mu denk gelmiş ama sonuçta; Hasbi Şahin en doğru işi yapmış.. 

Başka bir hastaneden de aynı teşhis mi 'konulacak diye özel bir hastanenin yolunu' tutmuş.. Yine filmler, tetkikler filan ama oradan evine git dememişler.. Hatta tam tersi 'Yaşadığına şükret demişler'.. Çünkü apandisi patlamış.. O bir kez daha başka hastanenin yolunu tutmuş.. Çünkü 'ağrılarına rağmen' iki farklı hastaneden iki farklı görüş var elinde.. Bu kez Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin yolunu tutmuş.. Bu arada şiddetli ağrıları  da devam ediyor.. Ama son hastanede de ikinci gittiği hastane ile ilgili teşhis konulmuş.. Ne olacak diye sormasına fırsat bile vermemişler.. Çünkü durumu ciddi.. Doktor yakınlarına apandisin patladığını ve geç kalındığını belirtip, derhal ameliyata alınması gerektiğini söylemiş.. Ameliyat sonrası son teşhisin doğru olduğu ortaya çıkmış.. Başarılı bir operasyonla Şahin kurtuldu ve şimdi hayatta..

Ve yaşadıklarına inanamıyor..

Ayağa kalkar kalkmaz ilk işi Sağlık Bakanlığı şikayet hattına telefon açmış.. Alo 184'den hemen dönmüşler.. Belgeleri istemişler.. O da göndermiş ve şikayeti soruşturmaya dönüşmüş..B ir de işin dava süreci var elbette.. Hasbi Şahin, soruşturmayı takip edecek, davasını da açacak..

Ama insanın kafası şu noktada karışıyor.. Eğer anlatılanlar doğru ise ve Şahin olayı yargıya da taşıyacağına göre, iki devlet hastanesinin 'iki farklı teşhisi nasıl olabiliyor'.. Bunu hastane yetkililerinin de 'merak etmesi ve önlem alması gerekir'.. Bugün Şahin, hayatını kaybetmiş olsa, soruşturmanın, yargılamanın kime ne yararı olacaktı ki.. Ve ne yazık ki, sağlıkta böylesine hatalar çok oluyor.. Benzerini ben de 10 yıl önce annem için yaşadım. Yine bir devlet hastanesine 'şiddetli göğüs ağrısıyla' götürmüştük, mide spazmı dediler taburcu ettiler.. Ertesi gün yine aynısı oldu ve bu kez Tıp Fakültesi'ne götürdük..

4 damarı tıkalı çıktı..

Orada da ameliyat şart dedi.. Araştırdık yaşı nedeniyle 'riskli olur' diyenler oldu.. GATA'ya götürdük, 'Ne ameliyatı gerek yok, tıkanıklık oranları düşük. tedavi ile düzelir denildi'.. Çok şükür, yiyeceğine içeceğine dikkat etti ve sonrasında dört damarı da açıldı.. Ve o konuda bir daha sorun yaşamadı.. Yani, sağlıkta yaşanıyor.. İnsan hayatı bu önemsenmeli diye düşünüyorsun ama 'sonuçta insanın olduğu her yerde hata olabiliyor'.. Hasbi Şahin 'akıllı iş yapmış üç hastaneden' görüş almış.. Yani bir bakıma kendi hayatını kendisi kurtarmış.. Ancak Sağlık Bakanlığı yetkililerinin 'bu konuda daha uyarıcı' olmaları gerekiyor.. Davada açsın, suçluyu da bulsan giden geri gelmiyor çünkü..

/A.Yener CABBAR
2 Ekim 2014

Samsun’da Güzel Şeyler De Oluyor(4)

Günlük siyasetin kısır kavgalarından ve insanı bunaltan gündeminden kaçıp Samsun’daki kendimce güzel şeyleri yazmaya başladığım serinin ilk bölümünde şöyle bir paragraf vardı: “Ciddi araştırmacılar genç sanatçılar var bu kentte. Ne ustalara hak ettikleri saygıyı gösteriyor ne de geleceğin ustası olmaya aday genç kabiliyetlere bir sevgi nazarı atıyoruz. Ne ustaların meyvesini deriyoruz ne de genç fidanların toprağına bir damla su taşıyoruz.”

Evet; bu kentte hem ciddi araştırmacılar var hem de genç kabiliyetler. Bestekarlar, ressamlar, grafikerler, müzisyenler, folklorcular/dansçılar, tiyatrocular ve başkaları. Onları bu sütunlara yansıtmak zor ve belki de benim genel kültürümü ve anlatma kabiliyetimi aşan hususlar. Fakat araştırmacılar ve yazarlar; benim ilgi alanım ve bu yazımın konusu da onlar.

Uzun bir liste; hepsini ayrı ayrı yazamayacağım, bir ikisinden biraz detaylı bahsedeceğim diğerlerinin sadece isimlerini vereceğim. Birisi olgunluğun zirvesinde bir diğeri ise hayatın baharında ve ilmi araştırmanın ilk basamaklarında, birisi üniversitede yılların hocası diğeri ise üniversiteyi daha yeni bitirmiş bir genç.

Üniversite hocası dediğim OMÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kenan Erzurumlu. Eli neştere ne kadar yatkınsa, kaleme de o kadar aşina. Neşterle kalem arasında müthiş verimli bir hayat. Şu ana kadar on dokuz kitaba imza atmış, yirminci kitabı baskıya girmek üzere. Tıp kitabı değil bunlar tarihten sosyolojiye, anıdan gelecek mühendisliğine, milli stratejiden tasavvufa kadar çok farklı alanlarda birden çok baskı yapmış kitaplar söz konusu olan.

Üniversiteyi yeni bitirdiğinden bahsettiğim ise genç bir hukukçu Nami Cem İyigün. Avukatlık stajı ya bitti ya bitmek üzere. Akademik kariyerde gözü var, olursa Samsun onu kaybedecek, olmazsa Samsun bir avukat kazanacak. Ama onun ilgi alanı hukuk değil Türk tarihi, Türk coğrafyası. Türklerin Etnik Kültürel ve Tarihi Kökenleri adlı ilk eseri, ikinci baskıyı yaptı. Üst Kimliğimiz Türklük ise yeni yayınlandı. Şimdilerde Doğu Türkistan Türklüğünü, Uygurları hazırlıyor.    

Bir ustadan bir usta adayına daha pek çok isim var kitaplara imza olarak atılmış. Onları da yarın yazacağım ama biri var ki ondan da ayrıca bahsedeceğim. Samsunlular onu siyasi kimliğiyle tanıdı. Halbuki o Türk kamuoyunun karşısına araştırmacı kimliğiyle çıktı. Önce Milliyet Gazetesi’nin ardından da Tercüman Gazetesi’nin ödüllerini aldı. Hem de Milliyet’in Abdi İpekçi yönetiminde Milliyet, Tercüman’ın da Kemal Ilıcak’ın patronluğunda Tercüman olduğu ve her ikisinin de saygınlıklarının zirvesinde gezindikleri günlerde. Yazdığı “Köy İdaresi Kanunu” yıllarca sahasında tek kaynaktı. Prof. Dr. Nermin Abadan Unat kitaba yazdığı önsözünde onun akademik kariyer yerine mülki idareyi seçmesinden bilim adına üzüntüyle bahseder. Köy İdaresi'ni iki ayrı telif ve üç ayrı tercüme eseri takip etti.

Zamanın insan hafızasını silip sıfırladığı ve vefanın artık boza markasından bile silindiği günümüzde birçoğumuzun çoktan unuttuğu ve belli bir yaşın alındakilerin adını hiç duymadığı o insan bir zamanların Samsun Belediye Başkanı Kemal Vehbi Gül’dür.

/Osman KARA
02.10.2014
http://www.habergazetesi.com.tr/kose-yazilari/osman-kara/7120/samsun-da-guzel-seyler-de-oluyor-4-/

1 Ekim 2014 Çarşamba

Samsun’da Güzel Şeyler De Oluyor (3)

Kent Müzesi, Paşa Konakları restorasyonu ve Engelliler Köyü çalışmalarını övdüğüm, Amazon Kadını ve çevresindeki aslan heykellerini hem estetik hem de tarihi gerçekler açısından eleştirdiğim Samsun Büyükşehir Belediyesi'nin sahil yolu çalışmalarını da ele almadan geçemeyeceğim.

Ama ondan da önce bir iki kelime de Sadi Tekkesi’nden ve kurulacak olan Milli Mücadele Müzesi’nden bahsetmek istiyorum. Sadi Tekkesi, Samsun Müdafaayı Hukuk Cemiyeti’nin merkeziymiş. Şimdi onarılıyor, aslına uygun yenileniyor. Bittikten sonra Milli Mücadele Müzesi olarak hizmet verecek. Milli Mücadele Müzesi, Samsun’a yakışır. Heyecanla bekliyorum. İlkadım Belediyesi’ndeyken benim hayalimdi, gerçekleştiremedik. Gerçekleştirecek olanlara yürekten tebrikler…

Şimdi gelelim şu Bafra Kuş Cenneti’ne kadar uzanacak olan sahil yoluna. Öncelikle proje netleşmiş değil. Uzunluğu kimi açıklamalarda 50 kilometre kimi açıklamalarda ise 30-35 kilometre olarak geçiyor. Bazen Costal’dan başlayıp Bafra Kuş Cenneti’ne kadar uzuyor bazen de Bandırma Vapur’undan Engiz’e kadar gidiyor. Belediye adına yapılan kimi açıklamalarda Uluslararası Ramsar sözleşmesi ile koruma altına alınan subasar ormanlarından hiç bahsedilmezken tek tük de olsa bazı açıklamalarda Ramsar Sözleşmesi'ne atıf yapılıyor.

Ben, projenin Atakent’ten sonraki bölümünde denize ve özellikle de yer yer kumsala yapılan müdahaleyi ne kadar eleştiriyorsam Karayolları Alanlı(Afanlı) Deresi arasındaki yaklaşık beş kilometrelik bölümde yapılanları da o kadar destekliyorum. Burada kumsala müdahale edilmiyor kamusal mülkiyete yapılan tecavüzler önleniyor ve kamunun malı halkın kullanımına açılıyor. Afanlı(Alanlı) Deresi ile Körfez arasındaki sahil şeridinde yaşayan ve giderek doğuya kayacağı intibaını veren taşlaşma o güzelim kumsalın bir süre sonra tamamen yok olacağı endişesiyle üzüyor. Umarım bu projede kazanımlarımız kayıplarımızdan fazla olur.

/Osman KARA
01.10.2014


30 Eylül 2014 Salı

Öyle Bir Geçer Zaman Ki


Komşuluğun en güzel yaşandığı yılları yaşıyorduk. O günün komşuluk ilişkilerini yaşadığımız için çok şanslıydık. Şimdi ellili yaşımı sürsem de belki o tadı alırım diye hala kabuklu yer fıstığı yeme alışkanlığım sürüyor. Çocukluğumun ilk günleri, Bafra`nın Büyükcami Mahallesinde geçmişti. Her zamanki gibi sokağımızda komşularımızın çocuklarıyla oynuyorduk. O zamanlar sokaklarda otomobil yoktu. Sadece kamyon, cip, traktör ve motosiklet gibi motorlu araçlar vardı. Onlarında çoğu ulaşımda kullanıldığından ortalıkta pek görünmezlerdi. Anneler çocukları sokakta oynarken hiç korkmazlardı. Harçlıkların çok mütevazı olduğu yıllardı. Küçücük harçlığımızla, mahalle bakkalından aldığımız iki finger bisküvinin arasına lokum koyar afiyetle yerdik, ya da açıkta satılsa da balık, horoz veya çubuk şeklinde satılan şekerlemeler alırdık.

Mahallemizdeki çocukların birbirinden hiç farkları yoktu. Zengin ve fakir kavramlarının hiç kullanılmadığı yıllarda yaşıyorduk. Her aile reisi evine sadece günlük ihtiyaçların karşılanabileceği para bırakır işine giderdi. Zaten çok para bıraksalar da o parayla alınacak çok şey yoktu. Evimizin ekmeğini almaya ben gidiyordum. Aldığım ekmek sayısı yıllarca hiç değişmedi 6 ekmek alıyordum. 80 kuruştan 4 lira 80 kuruş tutuyordu. Artan 20 kuruşla da her zaman yaptığım gibi Kolbaşı Bakkaliyesinden kavanozun içinde muhafaza edilen şekerlerden alıyordum. Çocukluk döneminde işe yaradığım tek konu ekmek almaktı. Görevim bitince tekrar arkadaşlarımızla oyuna dalıyordum.

Evimiz iki katlı eski bir yapıydı. Tüm evler birbirine benziyordu. Tek farkları kiminin ahşap kiminin tuğladan yapılmasıydı. Apartmanın ne olduğunu yıllar sonra duyacaktık. Yine sokağımızda oynarken burnumuza mis gibi kokular gelmişti. Evimizin hemen yanı başımızdaki ahşap evden gelen koku iştahımızı kabartsa da kaynağının ne olduğunu ben bilemiyordum. Az sonra o evin kapısı açıldığında esmer kıvırcık saçlı, bir kadın çok hoş bir ses tonuyla “çocuklar buraya gelin” diye seslenmiş, biz de hemen oraya yönelmiştik.

“Avuçlarınızı açın bakayım” dediğinde çoktan hazır ol vaziyetinde küçücük avuçlarımızı açmıştık bile. O güne kadar hiç görmediğim bir yiyecekti, sımsıcaklardı. Arkadaşlardan biri “bunlar ne” diye sormuştu. “Kabuklu yer fıstığı evladım. Kabuklarını ayıklayın içini yiyin afiyet olsun” dediğinde hemen birkaç tanesini yemiştik bile. Ne kadar lezzetli bir şeydi...

Sonraki günlerde de o evden güzel kokular hiç eksik olmadı. O melek yüzlü kadının adı benim o ana kadar hiç duymadığım bir isimdi. Çocuklarının isimleri de değişikti. Bizim alışık olduğumuz isimler Ayşe, Fatma, Emine gibi isimlerdi ve bu isimler oldukça da yaygındı. Ama onların isimlerini başka hiç bir yerde duymuyorduk.

Mayranuş Teyzenin adı artık bana garip gelmiyordu. Zaten onu mahallenin tüm çocukları bende çok sevmiştim. Artık komşumuz olan aileyi de yavaş yavaş tanımaya başlıyordum. Yaşıtım çocukları İlda ileride ilkokul arkadaşım olacaktı. Kardeşi Jan ise bizden küçük olmasına rağmen oyun arkadaşlarımızdan biriydi. Komşumuzun evinde iki kardeş, eşleri ve çocukları kalıyordu Mayranuş Teyzenin eltisi Mayram Teyzeyi de tanımış, onu da çok sevmiştim. O da çok sevecen temiz kalpli biriydi. Onun da bizden birkaç yaş büyük oğlu Arman ve büyük ablamla yaşıt kızı Silva vardı.

Artık babaannem ve annemin en çok sevdiği komşuların başında geliyorlardı. Her gün burnumuza gelen güzel kokuların nedenini de öğrenmiştik...  Bafra`nın İtalyan tarzında yapılmış tek sineması olan Kibaroğlu Sinemasının büfesini eşleri işletiyordu. O yıllarda 8 yaşını doldurmamış çocuklar sinemaya alınmadığından o büfeyi görmem bir iki yılımı daha alacaktı. Sinemada satılan pasta, kuruyemiş gibi şeyler evde hazırlanıyordu. Yer fıstıkları fırında kavruluyor pandispanyalar elde açılıyordu. O güzelim yiyecekleri sinema seyircisinden önce biz çocuklar tadıyorduk.

Komşuluğun en güzel yaşandığı yılları yaşıyorduk. O günün komşuluk ilişkilerini yaşadığımız için çok şanslıydık. Şimdi ellili yaşımı sürsem de belki o tadı alırım diye hala kabuklu yer fıstığı yeme alışkanlığım sürüyor. Ama nerde...  Ne fıstık eski fıstık, ne komşular eski komşu. O komşularımız şimdi İstanbul`da yaşıyorlar. Tam 35 yıl sonra İlda iş için annesi Mayranuş Teyzeyle Samsun`a geldiğinde bir günlüğüne de olsa çocukluğuma dönmüştüm.

Cahit Sıtkı Tarancı “ne güzel dönüyor demir çemberim hiç bitmese horoz şekerim” dizesini belki de böyle yaşanan çocukluklar için yazmıştı.

/Recep Yılmaz
30.09.2014

Samsun’da Güzel Şeyler De Oluyor (2)

Dün başlamıştım “Samsun’da güzel şeyler de oluyor” seri yazısına ve ilk olarak Canik Belediye Başkanı Osman Genç’in verdiği bilgiler çerçevesinde “ikinci devlet üniversitesi” haberini aktarmıştım sizlere.

Daha önce de yazdım, Osman Genç, Samsun’da beni yanıltan isimlerin başında gelir. İlk tanıdığımda “bir radikal” ve hatta” bir militan” demiştim içimden. Seçimi kazanıp da makam odasının kapısını basının önünde sökünce “oportünist” damgasını vurmuştum. Temel tercihleri olan birisi ama radikal değil en azından şu ana kadar böyle bir tavır sergilemedi. Pragmatik ama oportünist değil. Kiminle nerede ve ne zaman kavga edeceğini de biliyor ne zaman ve nasıl barışacağını da; seçmenleriyle de hep barışık.

Okullara verdiği katkıyı anlattı, Sancaktepe projesini anlattı. Belediyeevleri semtinin hemen üstünde, artık birçok yerlerde gönderden indirilen bayraklar içindeki en güzel bayrağın nazlı nazlı dalgalandığı tepe. Adı da yakışmış, projesi de güzel. Başkan Genç, kentin doğusundaki o tarihi yerleşim noktasına Sancaktepe adını verirken aklıma batıdaki Amisos Tepe adı takıldı. Oraya da Bayrak Tepe adı yakışmaz mı? Başkan Yılmaz Regiee İş Merkezi ve Protokol Yolu gibi yanlışlardan dönmüştü, bundan niye dönmesin ki?

Osman Genç’le başladık ama onunla bitirmeyeceğiz bu yazı serisini. Samsun’da başka kurumlar da güzel işlere imza atıyor. Bunlardan birisi de Samsun Büyükşehir/Bütünşehir  Belediyesi Kültür ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı. Kent Müzesi ve Engelliler Köyü gerçekten güzel oldu. Kent Müzesi'nin noksanları olduğu söylenebilir. Elbet olacaktır, kolay mı müze kurmak, müzeyi baştanbaşa doldurmak. Yılları alır bir müzenin insanları tatmin eder hale gelmesi. Noksanları yermek için değil tespit etmek ve giderilmesine katkı sağlamak için söylemek durumundayız. Engelliler Köyü ise tek kelimeyle mükemmel ve galiba da Türkiye’deki ilk uygulama. Dilerim başka kentlerde başka belediyeler de örnek alır.

Henüz pek kimsenin bilmediği iki çalışması daha var Kültür ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı’nın. Bunlardan birisi 'Paşa Konakları'nın diğeri de Sadi Tekkesi’nin restore edilerek kültür ve sanat varlıkları arasına katılmasıdır. 'Paşa Konakları'nı gezdim, gerçekten çok güzel. Orada kalmaması, çevredeki sanat değeri taşıyan diğer tarihi binaların da aynı ilgiye kavuşturulması gerek. Hatta Selahiye evlerinin restorasyonu ve orada derli toplu bir bölgenin ortaya çıkarılmasında Kültür Bakanlığı’na da İlkadım Belediyesi’ne de örnek teşkil etmesi lazım.             

Bu güzellikleri söylerken, şu devanası görünümündeki Amazon kadını ve onun iki yanındaki aslan heykellerine yönelik genel eleştiriyi de bir kere daha vurgulamak isterim. O çirkinlikler bu güzelliklerle uyuşmuyor. O heykeller bu güzelliklere imza atan estetik zevkle bağdaşmıyor.

/Osman KARA
30.09.2014

29 Eylül 2014 Pazartesi

Samsun’da Güzel Şeyler De Oluyor(1)

Bu kent bizim ve bu kentte güzel şeyler de oluyor. Ülkenin iç karartan hatta bir bölgesine göz attığınızda yürekler parçalayan gündeminden uzaklaşıp bu kentin güzelliklerine dalmak istiyorum bir süre. Belki bir iki gün de biter belki de bir hafta boyunca.

Bir kısım siyasetçilerimiz ve meslek temsilcilerimiz turizm kenti olmak, ülkenin ve hatta dünyanın ilk on kenti arasına girmek, altı milyar dolar ihracat yapmak gibi hayal projelerin peşinde koşarken; birileri sessiz sedasız ikinci devlet üniversitesinin yolunu açıyor. İşini yapan bürokratlar kente çok dikkatleri çekmeyen ama son derece güzel eserler kazandırıyor. İş güç sahibi eğitimli genç insanlar biraraya geliyor kimileri kitap kulübü kuruyor kimileri düşünce birliktelikleri oluşturuyor. Belediyeler kent tarihi, kültürü, sosyal ve ekonomik hayatıyla ilgili ciddi bilimsel toplantılar düzenliyor, tebliğleri, makaleleri, araştırmaları basılı hale getirip meraklısının istifadesine sunuyor. Kent tarihi, kültürü, sosyal ve ekonomik yapısı sağlıklı ve ilmi verilerle ortaya konuyor.

Ciddi araştırmacılar genç sanatçılar var bu kentte. Ne ustalara hak ettikleri saygıyı gösteriyor ne de geleceğin ustası olmaya aday genç kabiliyetlere bir sevgi nazarı atıyoruz. Ne ustaların meyvesini deriyoruz ne de genç fidanların toprağına bir damla su taşıyoruz.

Bu birkaç gün ya da bu bir haftada bunları yazacağım, yazmaya, kalemimin kudreti elverdiğince sizlere aktarmaya çalışacağım. Konuya da Canik Belediye Başkanı Osman Genç’in verdiği ve beni çok heyecanlandıran bir haberle gireceğim.

Geçen hafta sonunda Canik Belediye Başkanı Sayın Osman Genç başkanlıktaki üçüncü döneminin ilk altı ayıyla ilgili bilgi aktarmak amacıyla basın mensuplarıyla biraraya geldi. Canik’in geleceği ve Canik Belediyesi’nin çalışmalarıyla ilgili bilgiler verdi, Canik’in geleceği ile ilgili projeleri ve hayallerini aktardı. Hepsi güzeldi ama birisi vardı ki o çok çok güzeldi ve o sadece Canik’i değil tüm Samsun’u ilgilendiriyordu: İkinci bir devlet üniversitesi.

Sayın Genç’in verdiği bilgiye göre Canik Belediyesi, ikinci bir devlet üniversitesi kurulması için 160 dönümlük bir arsa üretmiş, bu arsanın beş binlik ve binlik imar planlarını yapmış, planlar bir süreden beri Büyükşehir Belediyesi’nde onay için bekliyormuş. Planlar onaylanır onaylanmaz Canik Belediyesi bu alanı Ondokuzmayıs Üniversitesi’ne devredecekmiş. Bunun için gerekli protokoller imzalanmış ve hatta ikinci üniversite için YÖK’e başvuru da yapılmış. Bundan sonraki adımlar için Büyükşehir Belediye Meclisi’nin beş binlik ve binlik planları görüşüp onaylaması bekleniyormuş. Anlamadığın bu onay için ne beklenir ya da niye bir an önce bu konu gündeme alınıp onay çıkarılmaz ve yola devam edilmez? İkinci bir devlet üniversitesi fikri mi yanlış yoksa Canik Belediyesi’nin yaptığı planlarda mı bir sorun var? Ya da parti içi çekişmeler mi etkili?

Sanayileşme fırsatını kaçıran kent eğer hala ayaktaysa; bunu üç kuruma, askeriye, OMÜ ve polis okuluna, onların bu kentin ekonomisine yaptıkları ciddi katkılara borçludur. Bu kente yapılacak en büyük iyilik, gerçek anlamda bir bacasız fabrika olan ikinci devlet üniversitesinin bir an önce kurulmasını sağlamaktır. Yoksa hayal projeler ve popülist söylemlerle zamanı ve umutları boşa harcamak değildir.

/Osman KARA
29.09.2014