29 Eylül 2010 Çarşamba

Omü ve Büyükşehir Belediyesi


Birkaç günlük ayrılıktan sonra kente döndüğümde gözüme çarpan ilk haber "Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nin girişindeki takın Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkılması" oldu. "Ülkenin ve kentin bunca sorunları varken yol üstündeki sıradan bir takın yıkılması çok mu önemli" diyebilirsiniz. Üstelik Büyükşehir Belediyesi'nin "daha iyi bir tak" yapılacağını açıklamasından sonra.

Önemli olan takın kendisi değil, yıkılışında izlenen ya da izlenmeyen usul ve sonrasında yapılan açıklamalar. OMÜ Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Alkan "yıkımın kendilerine haber verilmediğini" öne sürüyor. Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Kenan Şara ise "arkadaşlara sordum, yapı işleri dairesine haber vermişler" diyor. Sayın Genel Sekreter olayın büyütülmesine de şaşırmış görünüyor. Zaten yeni ve daha güzel bir takı da kendileri yapacakmış.

Bu sıradan haberin altında bir türlü yerleşemeyen demokrasimizin ve her geçen gün biraz daha aşınan hukukumuzun öyküsü yatmaktadır. Bir tarafta kendi çevresinde ne olup bittiğini sorgulamayan bir alakasızlık diğer tarafta ise "ben devletim ister yıkar, ister yaparım" vurdumduymazlığı. Bu Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nin Hafif Raylı Sitem konusundaki bilgisizliğinin ilk itirafı değil. Rektör Prof. Dr. Akan daha çok yakın bir zamanda "üniversiteye çıkmayacak hafif raylı sistemi ben yapayım" derken bu bilgisizliği ve ilgisizliği dolaylı da olsa itiraf etmişti. Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek için hemen söyleyelim ki, bu ilgisizlik kendi dönemlerini kapsasa da Sayın Akan'la başlamış değil, çok öncelerden, projenin yoğun olarak konuşulmaya başlandığı 2000'lerden geliyor. Bu sistem bu kentte on yıldan beri konuşuluyor, tartışılıyor, projenin sahipleri yani Samsun Büyükşehir Belediyesi'nin Sayın Başkanı ve Sayın Genel Sekreteri her fırsatta "Üniversiteye çıkacak" diyorlar ama üniversiteden bir Allah'ın kulu çıkıp da "nereye geliyorsunuz, ne zaman geliyorsunuz, nereden geçecek nerede duracaksınız" diye sormuyor. Hayret ki ne hayret!

Bizim devletlilerimizin ve hele de seçilmişlerimizin vatandaşı yok saymasına alışmıştık ama görünen o ki, Samsun Büyükşehir Belediyesi OMÜ'yü de yok sayıyor. Toplama merkezini OMÜ'nün arazisine kondururken de kimseye haber vermemiş, OMÜ'ye de iş dönülemeyecek noktaya geldiği ve muhtemelen de Ankara devreye girdiği için "oldubittiyi" kabul etmek kalmıştı. Oldubittilerle netice alabilirsiniz ama devlet olamazsınız, bir zamanlar olmuş olsanız bile uzun süre devlet olarak kalamazsınız. Konu kentin iki güzide kurumu arasındaki iletişimsizlikten ibaret değildir. Bir tarafın "hukuku umursaması" diğer tarafın da "hukukuna sahip çıkmaması" gibi bir görüntü vardır orta yerde ve vahim olan da budur. Hem de OMÜ Hukuk Fakültesi'nin eğitim ve öğretime başladığı bir süreçte.
/Osman KARA
29.09.2010

28 Eylül 2010 Salı

Koğuz'a Giderken



Koğuz’un Yollarına Düşmeden Önce

İki üniversite bitirmiş olmanın hızıyla iş aramak için Samsun iliyle yetinmemiş Ankara ve İstanbul illerine de uzanarak köşe-bucak, resmi-özel demeden branşımıza uygun alanlarda dönüşü olmayan birçok iş başvurularında bulunmuş en son olarak da Diyanet Vakfının Müfettişlik sınavlarına girmiştim. Ankara’ya kadar gitmişken sınavdan sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı, Mushafları İnceleme Kurulunda görevli hocamı –ki Alaçam İmam-Hatip Lisesinin kurucu Müdürü Sayın Kenan TAŞKAN Bey'dir.- ziyarete gittiğimde daha kapıda selam verir vermez “Çetin, sakın bana müfettişlik sınavı için geldim deme” dedi. Ben de öğünerek; “geldim ve girdim bile hocam” deyince, “Neyse olmuş bir kere ama boşuna ümitlenme, kazanacak olanlar çok önceden belli.” Deyince anladım ki dini bir kurumda bile bu adaletsizlik varsa ve eğer arkanda da “dayın” yoksa hayata tutunma çabalarımızda işimiz Allah’a kalmış demektir.

Bunun üzerine iş arama gezilerimi iptal edip köyüme döndüm. Köyde aylak aylak gezmek yerine Alaçam İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne uğrayarak vekil öğretmenlik için müracaatta bulundum. Anında cevap verdiler. Evet, öğretmensiz bir okul varmış. Tayin edilen kadrolu öğretmeni raporluymuş. Yerine gönderilen Vekil Öğretmenler de bir hafta içinde görevi bırakıyorlarmış. Görevli bana; “Bildiğin gibi değil. Oldukça mahrumiyet bölgesi bir yer. Bilmem bu görevi almak ister misin? İstersen köye git. Bir bak. Senin için uygun mu, değil mi? Kararını öyle verirsin. Çünkü birçok kişi bu görevi almadı. Alanlar da bırakıp kaçtı…” dedi.


Kızlan Garajında Koca Mustafa’yı bul.

Vekil öğretmenlik başvurusunu yaptığımda takvimler 15 Mart 1990 tarihini gösteriyordu. Bu şu demekti; okullar açılalı yani ikinci sömestri başlayalı bir ay geçmiş ve öğretmensizlikten okulları kapalı olduğu için Orta Karadeniz bölgesinde, Samsun'un bu köyünde çocuklar hâlâ okula gidemiyorlardı. Tereddütsüz, bu görevi hemen kabul ettim ve gerekli evrakları hazırlamak için müsaade istedim. Dairedekiler oldukça tecrübeli olmalılar ki “Hocam sen yine de önce bu köye bir git, gör, incele ve kararını öyle ver ve ondan sonra işlemleri başlatırsın” dediklerinde benim bu görevi alma şevkim bir kat daha artmıştı.

Günlerden Çarşamba günüydü. İlçenin “Hafta Günü”... Bütün köyler bu günde haftalık alışverişlerini yapmak için ilçeye gelirler. “Köye nasıl ulaşacağım” soruma dairedeki memur arkadaş; “Kızlan garajına git, Koca Mustafa’yı bul, gerisine karışma. O seni alır götürür, yedirir, içirir, yatırır… Gerektiği gibi ağırlar.” dedi. “Koca Mustafa da kim?” Diye sorunca, “Herkes tanır. Kime sorsan sana gösterirler.” Cevabı üzerine yola koyuldum. Sağda solda gördüğüm tanıdıklara “Koca Mustafa’yı sora sora giderken, daha Kızlan Garajına varmadan Cumhuriyet Meydanında, yerel deyimiyle meşhur “Goca Musda” dayıyla karşılaştım. O da, köye öğretmen gideceği haberini çoktan almış ve bana “bizim köye gidecek öğretmen sen misin?” diye sormuştu.

Ayaküstü kısa bir hoşbeşin ardından Kızlan Garajına yönelip, hem yürüdük hem konuştuk. ”Mustafa Dayı” dedim, “Ben bir gidip köyü ve okulu göreceğim. Ondan sonra evrakları hazırlayıp ardından da eşyalarımı alıp gelir, göreve öyle başlarım.” Deyince. “Öyle şey olmaz hocaaa!” dedi Koca Mustafa dayı. Eğer sen bu işi yapmaya gönüllü isen, aha köye giden kamyon da hazır. Şimdi gidelim, yarın okulu açarsın, biz de öğrencileri toplar göndeririz sen de derslere başlarsın. Köyde yatak da var, yiyecek de… Eşyalarının acelesi yok, biz onları haftaya alıp getiririz.” Sözleri üzerine bu Koca Mustafa’nın “Koca” lakabının “yaşlı” değil “başlı” olduğuna karar vererek, kendimi tüm ısrarlara rağmen köye giden kamyonun şoför mahalline değil de yem çuvalları, saman balyaları, peynir kasaları ve satmak için pazara getirilmiş fakat elde kalmış birkaç koyun ile kadınlı erkekli karışık olarak köylülerin bindiği kamyonun brandayla kapatılmış kasasına atmıştım.


Kar Yolları Kapayınca.

Öğle vakti saat iki sularında kamyonumuz köye gitmek için ilçeden ayrıldı. Kızlan’dan sonra Toklu Köyünü geçtiğimizde kamyonumuz durdu. Sabah şehre inerken açık olan yollar kar ve fırtına sebebiyle kapanmıştı. Bu kapanış öyle bir kapanıştı ki yolun nerelerden geçtiğini anlamak mümkün değildi. Yolun kıvrılarak geçtiği yamaçlar ve daracık vadiler şiddetli esen rüzgârın sürüklediği karlarla dolarak “dümdüz” olmuştu. Bu şartlar altında yabancı birinin buralarda yol yordam bulup kara saplanmadan ilerlemesi olanaksızdı.

Ben, “ne oluyor?” diye sağıma soluma bakınırken, köylüler çoktan kamyonu boşaltmış, yüklerini omuzlayıp, kestirme yola düzülmüşlerdi bile. Yaşlı biri, “Hoca, yol mol kalmamış. Aha şu tepeleri takip ederek kara saplanmadan iki saatte köye ulaşırız” deyince yanıma fazla eşya almadığım için kendimi şanslı hissettim. Tıpkı çölde kum tepeciklerini izleyerek giden kervan gibi, bizler de çukur yerlere düşmemek için arazide karın sığ olduğu tepe bölgelerini takip ederek oluşturulan rota üzerinden onca yükün altında ilerlemeye başladık. Köylülerin köye nasıl ulaşacaklarını düşünürken uzaktan atlı bir gurubun bize doğru geldiğini gördüm. Bunlar, yolların kapanacağını tahmin ettikleri için, çarşıdan gelenleri karşılamaya gelen köylülerdi. Peynir sandıkları gibi ağır yükler atlara yüklendi, yorulan çocuklar ve yaşlılar münavebeli olarak atlara binerek yolculuğa devam ettik. Akşamın alaca karanlığında duyduğum köpek seslerinden bir köye yaklaştığımızı fark etmiştim. Köye iyice yaklaştığımızda ışık göremeyince “köyde elektrik yok mu?” diye sormadan edemedim. “Var. Var ama hoca, bir arıza yapınca bir hafta, on beş günde gelmiyor. Zaten bizim de pek ihtiyacımız yok” gibi “mıdarasızca”  bir cevap aldım. Daha sonra anladım ki köyde elektrik sadece aydınlatma için kullanılıyor ve köylü de akşam erken yatıp sabah erken kalktığından aydınlatma için gün ışığından yararlanmaktaydılar.


Örtmen Gelmiş Örtmen.

Köpeklerin, yakalasalar bizi paramparça edecekmişçesine şedit saldırıları arasında köy içinden geçerek Koca Mustafa (Mustafa ÇETİN)’in evinin önüne daha doğrusu köy meydanına geldiğimizde yatsı ezanı okumak üzereydi. Köy içinden geçerken, okula giden çocuğu olan evlere yapılan “Köye Öğretmen geldi, okul açılıyor. Yarın çocuklar okula gidecek.” Çağrıları hiç susmayan köpek sesleri arasında kaybolup gidiyordu.

Karlı buzlu onca yolu yürüyerek geldikten sonra bizde temiz bir üst baş kalmamıştı. Sığınacak bir ev lazımdı. Koca Mustafa dayı; “Hoca ister bizde kal, ister İmamla… Tercih senin” deyince ben tercihimi aynı zamanda meslektaşım ve benim gibi bekâr olan İmam efendinin evinde kalma yönünde kullandım. Dışarıdan biri olarak “köy ve okulla ilgili bol bol konuşuruz” diye müsaade isteyerek zaten yanımıza gelmiş bulunan imam Erol ÇIRAK beyle birlikte guruba veda edip imamın evine postu serdim.

İmamın evi tek katlı, tek odalı ahşap (çantı) bir binaydı. Elektrikler kesikti. İdare adını verdikleri bir gaz lambası odayı tam aydınlatmıyordu. İmam Erol Çırak, küçücük sobasına birkaç odun atıp ortalığı ısıtmaya çalıştıysa da Mart ayının o kazma kürek yaktıran soğuğuna karşı bu yayla köyünde yapacağımız pek fazla bir şey yoktu. Daha fazla üşümemek için “en iyisi erken yatıp dinlenmek” diyerek yatakları serip yattık.

Çok geçmeden, köye gecenin sessizliği çökmüştü. Yer yer köpek havlamalarının yanı sıra camdan cama birbirlerine “örtmen gelmiş örtmen” diye “müjde” veren çocuk sesleri belki de gecenin bu sesliğinde 1400 rakımlı Dütmen Dağına da ulaşıyordu kim bilir?


Türkiye’deki Köy Gerçeği

Koğuz köyü hakkında yaptığım “monografi”yi  yıllar sonra internette yayınlayınca, yazı birçok kişinin ilgisini çekmişti. O günün şartlarında teknolojik olanaklar bu kadar yaygın olmadığı için o çalışmayı fotoğraflama şansım da olmadığından yazdıklarımın gerçek olmadığı hatta “abarttığımı” ifade edenler bile olmuştu. Amacım “yoksulluk edebiyatı” yapmak değil ülkemizdeki “köy gerçeğini” ortaya koymaktı. Kimi hükümetler “köy-kent” projeleriyle “milletin efendisi”ni “kalkındırma” çareleri ararken kimi hükümetler de Avrupa Birliği dayatmalarıyla ülkenin köylülük oranını düşürme sevdasıyla köylüyü köyünden koparıp, kent ışıklarının cazibesine kaptırıyordu. Çaresiz köylü de “efendiliği” bırakıp kurtuluşu kentlerde “işçi” olmakta buluyordu. Yirmi yıl aradan sonra eski günlere ait kareler yakalamak ümidiyle gittiğim Koğuz köyünün akibeti de korktuğum gibi çıktı. Mutsuz köylü çareyi kentlere göçmekte bulmuş; köy, köy olmaktan çıkmıştı.


Dütmen’in Eteklerinde bir Köy; KOĞUZ

Köy, Dütmen Tepesinin eteklerinde kurulu küçük bir yerleşim birimidir. Dört yanı yüksek tepelerle çevrili olup, köyün ufku oldukça dardır.

Köyün yolu mevcuttur. Gerek ilçeye ve gerekse Kızlan’ a gidebilme imkânı veren bu tek yolun ana sorunu 3 km.’lik bir kısmının ham toprak oluşu sebebiyle yağış esnasında araç trafiğine kapanmasıdır. Ulaşım vasıtası olarak Kamyon, Jip ve Atlar kullanılmaktaydı.

Köyü, Toklu köyü Kızlan hattından ilçeye bağlayan tek yol vardır. Bu yol aynı zamanda Yemişen-Durağan hattıyla Sinop iline ulaşır.  Yaklaşık olarak köyün Toklu köyüne uzaklığı 8, Kızlan’ a  10, Alaçam’ a  ise 33 Km.’ dir. Kızlan’ dan gelirken, 2. Km’ de Toklu Köyünden Uzunkıraç ve Sakarinek’ e, 8. Km’ de Dütmen’ e yol ayrımı vardır. Ayrıca, köyden itibaren 5 Km uzaklıkta Yemişen köyü vardır. Köyün diğer köylerle ulaşımı yoktur. (İsimlerini saydığım bu köyler o günden bugüne adları kaç kere değiştirildi ve en son adları nedir doğrusu net olarak bilemiyorum!... Bu ayrı bir konu.)

Köyün kurulu olduğu mevkii ağaçsız ve kayalıktır. Yıllardır kesilerek yok edilen ormanların yerini günden güne yalçın kayalıklar almaktadır.

Arazi, ağaç, çalı vb. bitki örtüsünden yoksun olup, sürekli esen rüzgâr ve hemen hemen her gün yağan yağmurun tahribatına maruz kalmaktadır.

Köy toprağının üst tabakası taşlı olup, arazi yapı olarak kayalıktır. Toprağın verimi  “Bir’ e Bir” dir. Sanayi gübresi ile bu oran korunmaya ve artırılmaya çalışılmaktadır. Verimin bu kadar düşük olmasına rağmen yine de arazilerin kullanılması, hayvanlara sap-saman gibi yiyecek sağlamak amacıyla sürdürülmektedir.


Hakim Ekonomik Karakter ve Sosyal Yaşam

Köyde geçen ilk günlerim eğitim öğretim faaliyetlerinde yıllık planın çok çok gerisinde kalmış okulda bir nevi hızlandırılmış eğitim öğretime odaklanarak geçmişti. Günlük programa sâdık kalmakla birlikte eğlenceye dönüştürerek yerine göre hafta sonları da birkaç saatliğine okula gelmelerini istediğim öğrencilerle “telafi edici usullerle” dersler yaparak, programa yetişmelerini sağlıyordum. Hatta bazen, okul çıkışı evine giden öğrencileri takip ederek ödevlerini yapıp yapmadıklarını öğrenmek maksadıyla ailesi ve yaşadıkları ortamı yakından takip etmeye çalışıyordum. Karşılaştığım manzaralar ise hiç içi açıcı değildi. Köylü oldukça yoksuldu.

İlk günlerimde köyde hakim nüfusun çocuklar, kadınlar ve yaşlılardan oluşu pek dikkatimi çekmemişti. Baharın sonlarına doğru köyün nüfusunda bir hareketlenme olunca anladım ki yetişkin nüfus “kışlak”larda imiş.

Kışlak, koyunların kış mevsiminde sahil kesimlerine indirilerek oralarda bakılmasıdır. Köyümüz bir dağ köyüydü ve arazilerin kayalık ve de kıraç oluşu nedeniyle ana geçim kaynakları tarımdan ziyade hayvancılıktı. Hayvan olarak koyun yetiştirilmekte olup yılın yedi-sekiz ayı yağan kar nedeniyle uzun geçen kış mevsiminde hayvanlarını sahile yakın kışlak dedikleri yerlere indirirler, yaz başına kadar kiraladıkları meralarda bakarlardı. Çobanlık mesleği gereği bir nevi göçebe bir hayat tarzı sürdüren bu aileler aynı zamanda bir kısmı köyde bir kısmı kışlakta yaşamak zorunda kaldığı için adeta parçalanmış bir aile görüntüsü veriyordu.

Köyde hayat baharın sonu ve yaz aylarında hareketlense de bu pek uzun sürmemektedir. Üç dört ay içinde ekinler ekilip biçilecek, koyunlar “sağılıp” peynirler yapılacak; “kırkılıp” yünler hazırlanacak derken bu günler göz açıp kapayıncaya kadar geçmektedir.

Köyün ormanları yetersizdir. Kontrolsüz kesim bu sorunu doğurmuştur. Köylü yakacak odununu bile güçlükle temin edebilmektedir.

Tarım ürünü olarak zikre değer ürünler; Buğday, nohut ve patates ile hayvan yemi olarak kullanılan diğer hububatlardır.

Küçük el sanatları olarak köyde bir sanayi yoktur ancak koyunyünlerinden elde edilen iplerle kendi ihtiyaçları için el emeğiyle çorap, başlık (popak) ve kazak örülmektedir.

Köylünün mesleği çobanlıktır. Kendi hayvanına bakıp ettiği gibi yerine göre başkalarının hayvanlarına da bir ücret karşılığı bakmak için iş bölümü yapmaktadır. Genellikle okul çağını bitirmiş çocukların çobanlık işi için köy dışında iş bulmaları büyük bir imkân sayılmaktadır. Şansları yaver gider de böyle bir iş bulurlarsa bu durum gençler için ayrıca bir prestij kaynağıdır. Medyada yer aldığı gibi bu durum bir “çocuk ticareti” değil aksine yoksulluğa geçici bir çareydi. Çalışmak için gittikleri ailenin yanında aynı sofradan yedirilmekte, giydirilmekte ve yatırılmaktadır. Kentlerin sanayi sitelerinde sigortasız çalıştırılan çocuklardan tek farkları “yatılı” oluşlarıydı.

Aile başına düşen nüfus sayısı standartların çok üstündedir. “Çekirdek” aileden ziyade “geniş” aile tipi hâkimdir. En kalabalık ailedeki nüfus on sekiz (18) kişiyi bulmaktadır. Kimi ailelerde dede, nine, anne, baba, kardeşler, kardeş eş ve çocukları (yenge-yeğen), öte yandan amca eş ve çocukları gibi oldukça çok kalabalık bir yapı vardır.

Aynı çatı altında bulunan bu yapıdaki aile birimleri (ana, baba ve çocuklar) iktisadi birliklerini korumaktadırlar. Aile reisi konumunda olan bir aile ferdi tüm sorumlulukları rahatlıkla üzerine almaktadır. Böyle bir yapılanmanın oluşmasında daha doğrusu eskiden beri süregelen bu yapının korunmasında elbette “birlikten kuvvet doğar” ilkesinin büyük bir payı olduğu muhakkaktır. Zaten bu yapıda olan aileler ile çekirdek aile yapısı gösteren aileler arasındaki refah düzeyi farkı bunu ispatlamaktadır.  Çoğunluğu 7-8 çocuklu aileler oluşturmaktadır.

Aile fertlerinin tamamının uğraşısı bir ve aynıdır. Gerektiğinde kadın tarlada  “çift” sürebilir, “yazı” da koyun otlatır, ormana oduna gider. Buna mukabil erkekler de yemek yapar, koyun sağar en azından kendi çamaşırlarını rahatlıkla yıkayabilmektedirler. Bu bir yerde hayatı paylaşmaktır.

Köyün ekonomisi “kapalı” bir ekonomidir. Bu kapalı ekonomiden kurtulacağına dair şimdilik pek bir umut yoktur. Köylü kendisinin ve hayvanların ihtiyacını karşılayacak kadar buğday yetiştirir ve başka imkânı olmadığı için de bununla yetinir. Bu nedenlerle köylü, ihtiyacı kadar ekim yapmakta. Ürettiğiyle de ancak kıt kanaat geçinebilmektedir.


Yirmi Yıl Aradan Sonra Köyde Ne Değişti?

Ne tesadüftür ki, 1989-1990 eğitim öğretim yılı sona erer ermez gelip beni köyde bulan diğer mesleğimle ilgili bir iş için öğretmenlikten ve köyden ayrılmıştım. Ayrılış o ayrılış olmuştu. Emekli oluşumun da verdiği rahatlıkla bugün, aradan geçen 20 yılın ardından Koğuz’u ziyaret ettiğimde gördüm ki yukarıda anlatmaya çalıştığım yaşam tarzı genelde sürse de elbette köyde çok şeyler değişmişti. Bu değişikliğin en çarpıcı olanı “köyden kente” göç idi. Köyün yarıdan fazlası bu yaşantıyı terk edip geçimin yolunu büyük şehirlere göçerek bulmuşlardı.

Ulaşım için yollar yine aynı idi. Ancak artık köylü şehre kamyonlarla değil köydeki minibüsleriyle (iki adet)  gidip gelmektedir. Bir ailede traktör, bir ailede motosiklet gördüm. En güzeli köye telefon bağlanmıştı. Gerçi şimdi cep telefonları daha yaygın ama en azından haberleşme için 3-4 saat yürüyerek başka köye gidilmiyor. Bir diğer yenilik ise çanak antenlerle artık köyde TV izlenebiliyor olmasıdır.

Çatısı akan ve bu nedenle taban döşemeleri de kırık (çökük) olan okul, Alaçam Milli Eğitim Mensuplarının katkılarıyla bir güzel onarılarak güzelleştirilmiş. Ancak şimdi de öğrenci sıkıntısı yaşanmaktadır. İlköğretimin ikinci kademesine geçen öğrenciler (6, 7 ve 8. sınıflar) Yatılı İlköğretim Bölge Okulunda (Göçkün YİBO’da) eğitim öğrenimlerini sürdürmektedir.

Her ne kadar sanat değeri olmasa da ahşap caminin yıkılmış olmasına üzüldüm. Ama yerine yapılan betonarme Cami onun boşluğunu doldurmaya çalışıyor.

Ve  “Koca Musda”…  Köyün ileri gelen bu büyüğü, eskiye nazaran sayıları daha az da olsa yine koyunlarının peşinde, onları otlatmakla meşgul idi. Fikri KURT’un oğulları Turgut ve Durmuş kardeşler büyümüş adam olmuşlar. Kardeşler “omuz omuza” verip güzel bir dayanışma örneği vererek motosiklet, at ve çamış öküzlerinden başka oldukça büyük bir koyun sürüsü ve küçük bir sığır sürüsüyle de baba mesleğini, diğer bir ifade ile köydeki geleneksel yaşamı canlı tutmaya çalışıyorlardı.

Çetin KOŞAR

28/09/2010

Gezi Fotoğrafları...
https://www.facebook.com/groups/134977419877670/media/albums

20 Temmuz 2010 Salı

Eski Köy Adları


Konu başlığımız "Yasak edilen Kürt Köylerinin İsimleri Geri Verilsin mi, Verilmesin mi?" ama konu sadece Kürtçe isimlerle sınırlı olmayıp ülkemizin genel bir sorunudur.

Coğrafi yer isimlerinin değiştirilmesi fikrinin ilk kez 1910 yılında ortaya çıktığını, ancak resmi adımın 13 Mayıs 1913'te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile atıldığını biliyoruz. "Türkçe olmayan isimlerin sistemli olarak değiştirilmesi doğrultusunda atılan adımlar, savaşa girilmesiyle birlikte hızlanır. 5 Ocak 1915'te Enver Paşa tarafından askeri kıtalara gönderilen talimatnamede ; “Osmanlı memleketinde, Ermenice, Rumca veya Bulgarca, hâsılı İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir isimlerinin Türkçeye tahvili uygulamasının süratle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.” (Bkz. Ayhan Yüksel, “Trabzon Vilayetinde Yer Adlarını ve İdari Yapıyı Değiştirme Girişimleri” Doğu Karadeniz Araştırmaları, s.21)


Yer adları değiştirme konusu, Cumhuriyet döneminde 1940’lı yıllarda İçişleri Bakanlığı çalışmalarıyla başlıyor. 8589 sayılı genelge de ifade şu, “anlaşılmasında güçlük olan ve Türkçe olmayan kelimelerin yer adlarının köy isimlerinin Türkçeleştirilmesi”. Bu dönemde Dünya Savaşı nedeniyle bir duraksama yaşanıyor. Bunun ardından 1949’da kanuni bir zemine kavuşuyor. İhtisas kurulu kuruluyor. Bu ihtisas kurulu 70 - 75 bin kadar yer adını toparlıyor. Bunları incelemeye başlıyor. 10 Haziran 1949 gün ve 5442 sayılı İller İdaresi Kanunu’nun, 11 Mayıs 1959 gün ve 7267 sayılı kanunla değiştirilen 2. maddesine eklenen bir fıkra uyarınca, İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan bir komisyon tarafından, Türkiye genelinde 12 binin üzerinde köy adı değiştiriliyor.

Son günlerde ise AB dayatmalarıyla değiştirilen bu yer adlarının eskilerine dönüşler başlamış durumda. İstek olmasa bile tabelalarda eski ve yeni her iki isim de birlikte yazılmaya başlandı.

Osmanlı İmparatorluğunun 1520 yılı tahrir defterlerine göre çıkarılan haritada yer alan Türk köyü "Gelemet" bile isim değişikliğinden nasibini almış durumda. "Sonradan Köy" anlamına gelen "Sordan Köyü" de Akbulut Köyü oluvermiş. Resmi kayıtlar ne derse desin halk ne diyorsa o odur.

/Çetin KOŞAR
20 Tem 2010

7 Temmuz 2010 Çarşamba

OMÜ ve Kadrolaşma

Samsun'un bacasız sanayisi, ilin mevcut envanterleri arasında en başta geleni, bu kentte siyasetin en fazla konuşulduğu, akademik ve idari personel açısından düşünce farklılığı ile görüş ayrılığının düşmanlık boyutuna ulaştığı, zaman zaman da çalışanların ekmekleri ile oynandığı bir yerdir Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ).    OMÜ, son 10 yılda yerel ve ulusal bazda hiçte iyi anılmadı. OMÜ' de bu süre içinde bilimsel çalışmalardan ziyade daha çok dramatik filmlerin çevrildiğini görüyoruz. Çevrilen filmlerin başrol oyuncuları olarak akla hep rektörler gelse de; aslında yönetimin yanında ve yakınında olan üç beş tane titrek kafalı yağcı ve yalaka takımının yazdığı senaryolar uygulandı.Üç yanlış bir doğruya karşılık gelmiyor. Hatta bazı yanlışlar birçok doğruyu da alıp götürüyor. Sekiz yıl yönetimde bulunmuş bir ekibin yaptığı güzel işler elbette olmuştur ancak akılda onlar kalmıyor. Yapılan zulüm karşısında haksızlığa uğramış kalplerdeki kin ve nefreti hiçbir silgi silemiyor. 

 Sayın Bernay'ın ikinci dönem rektörlüğü döneminde seksenden fazla doktoralı araştırma görevlisinin sırf sağ görüşlü oldukları için kapı önüne konmuş olmaları insafla, izanla, insanlıkla ve solculukla izah edilebilecek bir olay mıydı? İşine son verilerek OMÜ'den uzaklaştırılan doktoralı gençler bağımsız Türk Yargısının verdiği kararlarla birer birer görevlerine iade edildiler. Bir olayda mahkeme bu yapılan yanlış bir uygulama diyorsa; buna sebep olan yönetim haksızlık yapmış ve hatta insanlara zulmetmiş demektir.  Kendisini bilim adamı olarak nitelendiren kişilerin başkalarına haksızlık yapmaya hakları var mıydı?

Kendisini sosyal demokrat ve çağdaş(!) olarak nitelendirerek; bugünlerde "OMÜ'de kadrolaşma var" diyen kişilerden, geçmiş dönemde insanlar kapı önüne konurken yapılan bu uygulamalar yanlış demeleri beklenirdi. Hiçbir sol görüşlü akademisyen bu yapılanlar yanlış, bu insanların çoluk çocuğu var, insanlar aç mı kalsın demedi.Gelelim şimdiki OMÜ yönetimine. Sayın Rektör, daha önce eleştirdiğin rektörün yanlış uygulamalarını taklit etmek zorunda değilsin. Bir kişinin unvan alabilmesi için milli görüşçü olması gerekmiyor ki. Kişi ister ülkücü, isterse sol görüşlü olsun atama ve yükseltme yönetmeliğindeki şartları taşıdığı sürece atanmalı. İnsanların özlük haklarıyla oynanmamalı. Bir kişiyi sırf sol görüşlü olduğu için mağdur ediyorsan; bil ki kıldığın namazın ve tuttuğun orucun sana hiçbir faydası olmayacak. Ne diyor Yüce ALLAH? Bana kul hakkıyla gelme! 2009 – 2010 yıllarında OMÜ'den emekli olan akademik ve idari personel için Rektörlüğün 20 Nisan 2010 tarihinde Konukevi'nde düzenlediği emekliler için "Onur Töreni"ne davet edilen emeklilerin yaklaşık yüzde 60'ı katılmadı. Emekliler bir anlamda bugünkü OMÜ yönetimini protesto etmiş oldu. Demek ki, mevcut rektör ve ekibi sevilmiyor. Müslüman insan, seven ve sevilen insandır. Unutmayınız ki, insanların sevgisini kazanmak, kin ve nefretini kazanmaktan her zaman daha kolaydır.

OMÜ'de kadrolaşma yerine, güçlü bir kadro oluşturulmalı. Bu kadro kişinin dünya görüşü ne olursa olsun nitelikli, üretken ve alanında söz sahibi olan öğretim elemanlarından oluşmalı. Kişinin kişisel tercihlerinden ziyade, dersine girdiği öğrenciye ne verebildiği ile bilime sağladığı katkı ön planda olmalı… 

07.07.2010
/Şerafettin ÖZIŞIK

15 Haziran 2010 Salı

Amazon Köyü mü Dediniz?

Yanlış duymadım herhalde.  Samsun Büyükşehir belediye başkanı Amazon köyü kuracağım demiş. Geç bile kalmış.  Amazon heykeli dikildikten sonra köyde kurulmalı.  Hatta Fransız köyü, İngiliz…  Ardından Yunan köyü…  Bir tane de İspanyol köyü.  Bizden olmasın yani bizim kültürümüze, tarihimize aykırı olsunda ne olursa olsun.  Asimilasyon dedikleri şey ancak böyle olur işte. Yüksek sesle konuşuyorum.

Ben çok istememe rağmen bunun altında artık samimiyet aramıyorum. Samsun asimile ediliyor. Kimseden ses çıkmıyor. Bir de bunu muhafazakâr parti kimliği altında yapıyorlarsa değmeyin gitsin.  Eğer bunu yapan belediye başkanı başka partiden olsaydı yaptığı işler tu kaka olurdu. Peki, yaş şimdi? Bir suskunluk almış başını gidiyor. Doğru iş olmadığını bir ben mi biliyorum. Hey yaptığınız iş doğru değil demenin bir bedeli varsa orasını bilemem.

Baştan beri Amazon heykeline karşıydım Şimdi Amazon köyüne de karşıyım. Soruyorum şimdi size. Bu şehirde yaşayan kaç bin çocuğun Türk köyünden haberi var. Bundan birkaç gün evvel yazdım. Amazon heykelinin yanına Türk kadınının heykelini de yaptırın dedim. Hem sonra Atatürk Samsuna Amazonlarla mı çıkmıştı?  Neden hala ses çıkmadı? Belki dikkate almayabilirsiniz. O sizin bileceğiniz iş.

Fakat ben dikkate alıyor ve diyorum ki.. Kendi öz kültüründen uzaklaştırdığınız Samsun sizi tarihiyle kültürüyle yargılayacaktır. Ne demiştiniz Amazon köyü. Vay be ne büyük iş bu. Koca büyük şehre de bu yakışırdı.  Bu şehirle ancak bu kadar alay edilir. Doğrusu bu kadarı da yeter.  Çağdaşlık buysa alın sizin olsun.  

Şu koca şehirde önemli yerlere bir tane adam gibi isim verdiğinizi görsem gam yemeyeceğim. Bunu dedim ya hemen Bandırma Vapuru, İlkadım iskelesini önüme getireceksiniz. Doğru. Peki, M. Kemal Atatürk’ün Milletin Efendisi dediği köylümüzü ve köylerimizi niye yapmıyorsunuz da ille de bir efsaneden ibaret olduğu iddia edilen Amazon köyünde ısrar ediyorsunuz. Neyse geçelim bunları. Amazon köyü yapanlara ben kolay gelmesin diyorum.

15 Haziran 2010
/Ahmet SEVEN

21 Mayıs 2010 Cuma

Medvedev ve Samsun

Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev'in ülkemizi ziyaretinde Samsun'u da yakından ilgilendiren gelişmeler oldu.İki ülke arasında imzalanan anlaşmalardan;Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Federal Veterinerlik ve Bitki Karantina Servisi arasında tahıl ve ürünlerinin kalite ve güvenilirliğinin sağlanması konusunda memorandum,

●Türkiye'den Rusya Federasyonu'na kanatlı et ve işlem görmemiş kanatlı et ürünlerinin gönderme şartları konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Federal Veterinerlik ve Bitki Karantina Servisi arasında mutabakat zabtı,

●Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanlığı ile Rusya Federasyonu Enerji Bakanlığı arasında Karadeniz Bölgesindeki ham petrolün Samsun-Ceyhan Ham Petrol Boru hattının (Güzergâh değişti, ismi değişmedi)  önceliği temel alınarak güvenli taşınmasına yönelik işbirliğine ilişkin mutabakat zaptı,

●Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu hükümetleri arasında Kafkas Samsun Limanları üzerinden demir yolu feribotu ile uluslararası karma taşımacılığın organize edilmesi hakkında anlaşma,

Samsun'u yakından ilgilendiriyor.

Bazı yabancı basın kuruluşlarında "Eksen kayması mı?" diye yorumlansa da imzalanan anlaşmaların hayata geçmesi Samsun için önemli.Un ihracatı, kanatlı et (Tavuk) ihracatı, karşılıklı demir yolu taşımacılığının trenferi ile artması olası gibi görünüyor.Şimdi Samsun'un bu gelişmelere hazırlık yapması, anlaşmaların altyapısını oluşturması gerekiyor.Zira yapılan anlaşmalarda aksaklık olması durumunda anlaşmaların feshi de mümkün olduğuna göre !...

Sevgi ve saygı ile

21.05.2010
/Kadir GÜRKAN

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Samsun Basınından Anılar


Adem Bilir, bende derin bir yaradır; o benim için bir gazeteciden öte bir dost, bir kardeş ve bir hicrandı; olabileceği kadar olmayan, olmamakta direnen o insana hala yanarım. Nihat Dalay da, Nazif Demirel de ne yazık ki, kabiliyetleri ve kaliteleriyle hak ettikleri yerde hiç olmadılar; olmak istediler mi, bilmiyorum, pek de sanmıyorum. İsyanları, kırgınlıkları vardı ama onların hüznü ve isyanı kendilerinden değil, toplumun dertlerinden kaynaklanıyor ve sadece ondan besleniyordu. 


Biz Nazif Demirel’de takılıp kalmıştık, Sevgili Necmi Hatipoğlu “babamın arkadaşı” diyerek hem Samsun basınının o saçı gibi kendisi de isyankar yazarı Nihat Dalay’ı hem de hayatı bir fırtına hızında ve hiddetinde yaşayan ve sahilleri döve döve yorulan ve sonra kumsalda sessizce kaybolan dalgalar misali yorgunluğunu ailesinin kucağında dinlendiren onun babası, bizim arkadaşımız ve ağabeyimiz İsmet Hatipoğlu’nu hatırlattı.

Sadece Nihat Dalay ve İsmet Hatipoğlu mu, bu camianın şu kısa tarihinde kaybettiklerimiz ve kendi hay huyumuz arasında unutup gittiklerimiz?.. İlter Nur’dan Adem Bilir’e, Mete Günay’dan Bahri Altay’a, Ertuğrul Veyisoğlu’na bir dostlar mezarlığı vardır onları tanıyan her gazetecinin kalbinin bir köşesinde.

Profesyonel gazetecilik sürecinde galiba ilk kaybımız, daha doğrusu benim bildiğim ilk kayıp Hürriyet Haber Ajansı’nın o güler yüzlü, dost canlısı büro şefi Mete Günay’dır. Ankara’dan gelmişti Samsun’a bir karlı kış gününde Ankara’ya taşınırken Elmadağı’nda geçirdiği trafik kazasında kaybetti hayatını.

O sarı ve düşük bıyıkları, krem rengi pardösüsü ve yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle hatırlarım, önce Hürriyet Haber Ajansı, daha sonra Milliyet Heber Ajansı'nda çalışan ve genç yaşta vefat eden başarılı foto muhabiri Ertuğrul Veyisoğlu’nu.

Adem Bilir, bende derin bir yaradır; o benim için bir gazeteciden öte bir dost, bir kardeş ve bir hicrandı; olabileceği kadar olmayan, olmamakta direnen o insana hala yanarım. Nihat Dalay da, Nazif Demirel de ne yazık ki, kabiliyetleri ve kaliteleriyle hak ettikleri yerde hiç olmadılar; olmak istediler mi, bilmiyorum, pek de sanmıyorum. İsyanları, kırgınlıkları vardı ama onların hüznü ve isyanı kendilerinden değil, toplumun dertlerinden kaynaklanıyor ve sadece ondan besleniyordu.

İsmet Hatipoğlu ve Erdal Çetin’i yazmayacağım, zira daha önce, ölümlerini duyduğum ve acılarının en yoğun olduğu anda yazdım; bir daha aynı yazıyı yazamamaktan korkuyorum.

Orhan Üçler hem doğma büyüme Samsunlu hem de çekirdekten gazeteci değildi. Samsun’a Amerikan Radar Üssü’nde çalışmak için gelmiş; önce sendikacı, sonra da gazeteci olmuştu. O güne kadar kazandığı her kuruşu Hürsöz gazetesinde batırdı, geriye para pul bırakmadı ama onurlu hatıralar bıraktı.

Avni Kaynar’dan Selahattin Şahinkaya’ya, Mehmet Egeli’den Bahri Altay’a, İhsan Tanyeri’den Abdullah Uyaroğlu’na, Ağaların Ağası Ethem Ağa’dan, Türk Haberlerin şimdi soyadını unuttuğum o beyefendi muhabiri Uğur’a, Salih Güvenli’ye kadar kaybettiklerimizin listesi her geçen gün biraz daha kabarıyor.

Bir değişmez ve ilahi kaderdir bu; gelen gidecektir. Gitmeye direnmek değildir yapmamız gereken... İyi, güzel ve doğru eserler bırakabilmek ve sevgiyle, saygıyla anılabilmektir.      
/ Osman KARA

4 Mayıs 2010 Salı

Bir Başka Samsun


Dün bu topraklarda bir başka Samsun vardı.

İl Müftüsü Osman Şahin bir aziz şehidin tabutu önünde “bu yavrumuza dünyaya taalluk eden bilcümle hakkınızı helal ediyor musunuz” diye soruyor, otuz bin insan ciğerlerinin ve hançerelerinin tüm gücüyle haykırıyordu: Helal olsun… Helal olsun… Helal olsun…

Bir şehit tabutunun karşısında el pençe divan duran otuz bin insan. Kadın, erkek, genç, yaşlı, okumuş, okumamış, zengin, fakir, köylü, kentli ama hepsi Türk, hepsi Müslüman otuz bin insan. Kimisi bu topraklarda doğmuş, kimisi Anadolu’nun bir çorak bölgesinden nasip aramak için buralara gelmiş, kimisi Kafkas kimisi de Balkan göçünü yaşamış acılı ailelerin çocukları, ama hepsi bu milletin evladı ve toprakların sevdalısı.

Samsun Müftüsü İbrahim Şahin soruyor “bu evladımıza dünyaya taalluk eden komşuluk ve insanlık haklarınızı helal ediyor musunuz?” Otuz bin göğüs önce alabildiğine doluyor bu ülkenin temiz havasıyla ve sonra sanki patlayan Karadeniz’e nispet yaparcasına boşalıyor gök gürler, fırtına kopar gibi: Helal olsun… Helal olsun… Helal olsun…

“Şehidim hakkını bize helal et” diyen bir grup gencin dışında kimse “Ey aziz şehit; hakkını bize helal ediyor musun” diye sormuyor. Kimsenin aklına mı gelmiyor yoksa sormaya yüzümüz mü yok? Ama sormuyoruz, soramıyoruz.

Büyük Cami çevresini tıka basa dolduran kalabalık sessiz, kalabalık suskun ama kalabalık belli ki barut fıçısı; bunu gözlerden ve ara sıra tek tük de olsa kendisini kontrol edemeyen bireysel patlamalardan anlamak mümkün. Kalabalık özellikle Samsun milletvekillerine ve hele de Ahmet Türk’e geçmiş olsun ziyaretine giden milletvekili ekibine liderlik eden AK Parti Grup Başvekili Suat Kılıç’a tepkili. “Samsun burada Suat Kılıç nerede” sloganları bu tepkinin sonucu.

Bir başka Samsun vardı” dedik ya, başlarken, gerçekten de bir başka Samsun vardı dün cami avlusunda, caddelerde, meydanlarda ve şehitlikte. Herkes vardı ama milletvekilleri yoktu. Sadece iktidarın değil muhalefetin milletvekilleri de yoktu. Kimsenin de Anayasa görüşmelerin anlayacak hali yoktu. Bayındırlık ve İskan Bakanı Samsun Milletvekili Mustafa Demir’in iki gün önce bir işyeri açılışına katılması ama cenazede olmaması tepkinin büyümesine neden oluyordu.

Aziz şehidin cenazesi yaklaşık on kilometrelik bir yolda omuzlar üzerinde taşındı. Kadınlar, nereden nasıl gelmişler anlamak mümkün olmayan kadınlar, o on kilometrelik yolun sağında solunda öbek öbek toplanmış şehit evlatlarına son görevi için saatlerce beklediler. Kiminin bebeği kucağındaydı, kimisi torunun elini sıkıca tutmuştu. Hemen hepsinin boşta kalan elinde bir Türk bayrağı ve hemen hepsinde dileğinde “şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganı ile aziz şehidin ruhuna hediye edilmiş bir Fatiha vardı.

Samsun şehitliğinde Samsun vardı, devlet vardı ama Samsun şehitliğinde dün benim dikkatimi bir grup sivil çekti. Hepsi zıpkın gibi bir grup genç. Duruşlarından, bakışlarından ve saç tıraşlarından belli ki, aziz şehidin silah arkadaşlarıydı onlar. Dağın ayazı fena yakar adamı; onları da yakmış, hepsi karayağız. Yürekleri gibi tenleri, duruşlarından belli ki, tenleri gibi yürekleri de yanık. Acı var o yüzlerde ama yılgınlık ve hele de korku yok. Anlaşılan, vatan görevinden izinli gelmişler arkadaşlık görevini yapmak için. Birer birer varıp yanına silah arkadaşlarının kardeşine sarıldılar sımsıkı, sanki arkadaşlarına ya da kendi ana bir öz kardeşlerine sarılır gibi. “Yalnız değilsin, artık biz de senin ağabeyiniz” diyorlardı.

Şehidin tabutuna sarılan Türk Bayrağı Samsun Garnizon Komutanı Tümgeneral Ömer Bayraklı tarafından babasına verilirken onlar ağlamak istiyor lakin ağlamıyorlardı. Ne komutana yakışırdı ağlamak ne de şehit babasına. Ama ben ağlıyordum… Benimle birlikte Samsun ağlıyordu.

Nur içinde yat aziz şehidimiz… Nur içinde yatın aziz şehitlerimiz…

Siz bu toprakları vatan, bu halkı millet yaptınız… Ne olur hakkınızı bize helal ediniz… Size layık olmasak bile…

/Osman KARA
04.05.2010

27 Nisan 2010 Salı

Samsun

Farklı konuları yazarken en sıkıntılı olan başlıktır. Farklı farklı konular yazıp tümünü bir başlık altında toplamak zordur yani. Bu gün Samsun'da konuşulan ama basının yer vermediği ya da az yer verdiği birkaç konuyu yazayım istedim. Olanlar, konuşulanlar Samsun'da olunca başlık ‘Samsun' oldu. Samsun'da yaşananlara, konuşulanlara 8 Haziran tedirginliğinden başlayayım.
           
 Samsun'daki siyasiler, Samsun halkı, Samsun basını 8 Haziran'da ikincisi yapılacak "Bulanık davası"nı şimdiden konuşmaya başladı. "Samsun'dan alınsın" diyenler var. "Samsun'da yapılmalı, bunun için şimdiden gerekli önlemler alınsın" diyenler var. "Dava için kimse Samsun'a gelmesin" diyenler de…
Kavga olur, şehrin düzeni bozulur, terörist saldırı dahi olabilir gerekçesiyle tedirgin olanlar da çok.

Öncelikle belirtmeliyim ki; Dava Samsun'da görülmeye devam etmeli. İsteyen herkes de bu davayı izleyebilmeli. Ahmet Türk'e atılan yumruk imajını Samsun silmeli. 8 Haziran ve bu davanın sürecinde yaşanacak her duruşma günü Samsun için bir fırsat. Duruşmalar olacak ve Samsun duruşmaya katılanları ağırlayacak. Samsun konukseverliğini gösterecek. Elbette ki devlet gerekli önlemleri alacak. Şehrin huzurunu sağlayacak. Güvenliği sağlamak devletin işi. Samsunluya düşen ise bu davayı bahane edip sıkıntı çıkartmak isteyenlere pirim vermemek.
            
8 Haziranı bir gerilim günü olarak görmemek. Davayı davalılarına, davacılarına ve mahkemesine bırakıp günlük işlerine devam etmek. Çünkü dava Türkiye Cumhuriyeti'nin mahkemesinde yapılıyor. Çünkü Samsun bu dava için uygun görülmüş ve seçilmiş bir şehir. Kura ile belirlenmiş bir yer değil. Ve bu seçilmişliğin olgunluğu Samsun'da hala var. Çünkü Samsun herkesi kucaklayan, kimseyi ötekileştirmeyen kültüre sahip. Samsun'un demografik yapısına bakanlar bu kültürü somut olarak görebilir. Samsunlu bu kültüre sahip çıksın yeter.
           
8 Haziran'da isteyen mahkeme için gelenleri ağırlasın, istemeyen duymasın, görmesin, ilgilenmesin. Tekrar tekrar vurgulamakta yarar var. Samsun'un imajını bozmaya kimsenin hakkı yok. Samsun barış kenti olmalı. Huzur kenti olarak gösterilmeli. Samsun; Doğulu, Batılı, yerli, yabancı ayrımı yapmayan kent hoşgörüsünü sürdürmeli.  Unutmayalım ki; bu şehir bu devletin kurucu şehridir. Bu ülke halklarını birleştirip devlet kuran şehirdir. Bu şehirde yaşayanlar, bunun sorumluluğunu taşımalıdır. Kimse ama hiç kimse bir başkasının hassasiyetini kaşıyacak eylem yapma veya söz söyleme hakkına sahip değildir.
            
Siyasi partiler de demokratik kitle örgütleri de duygusallığın ve taraftar olmanın önüne akılcılığı geçirmeli, böyle hareket etmelidirler. Unutmayalım ki; yaşayabileceğimiz başka bir Samsun ya da başka bir Türkiye yoktur.

Samsun'un gündeminde iki özelleştirme var. Birincisi öğretmenevi yemekhanesi. Kimin fikri, nerden çıktı? Hangi hakla? Öğretmene ait bir yeri başkasının yapmak. Öğretmene hizmeti ticari kaygılarla başkalarına ihale etmek. İhale koşulları nasıl olacak, o da merak konusu. İçki yasaklanacak diyenler var. Düğün yapmak isteyen öğretmenler bu salonları nasıl tutacak soranlar da. Ha bunun devamı da gelecek deniyor. Şimdi yemekhane, sonra lokal-okuma salonu, daha sonra otel kısmı. Bir bakacağız ki öğretmenevi, öğretmen oteli olmuş. Sakıp Sabancı'nın kemikleri sızlatılacak anlaşılan. Ne mutlu böyle düşünen –tüccar-yöneticilerimize.

İkincisi bir özelleştirme değil, bir kapatma niyeti. Samsun Büyükşehir'e ait "Yalova Gemisi Restoranı" kapatılıp satılacak. Çalışanlara duyurulmuş. Böylece Muzaffer Önder döneminden kalan bir güzel hizmet daha sonlandırılacak. Aynı zamanda içki servisi yapılan son belediye tesisi de içkiden kurtarılmış olacak. Ne diyelim. Yusuf Ziya Yılmaz da o çizgiye geldi demek ki. "Parti tabanına selam, yola devam." Zor görünmese "Nice yıllara sayın Başkan" diyeceğim ama diyemiyorum çünkü başkanın işi gerçekten çok zor.

Bir de Milli Eğitim'e yazıp bitireyim. Geçenlerde İlkadım Kaymakamlığı bölgesindeki ilköğretim okulları bilim sergisi açtılar. Güzel bir çalışma. Cumhuriyet Meydanı renkli görüntülerle doldu taştı. Ama birçok okul, standına Atatürk'ün resmini koyma gereği duymadı. Vatandaş neden diye sordu. Bilim sergisinde bilimsel çağdaş eğitimi başlatan devlet kurucusunun fotoğrafı olmalıydı. Hiçbir okul yöneticisinin bunu unutmaya ya da ihmal etmeye hakkı yok.

Yine TÜBİTAK ödül töreninde yaşanan ve basına yansı(tıl)mayan bir protesto ile bitireyim. Liseli öğrencilere ödülleri verilirken, bir dalda ödül alan bir genç; törene katılan siyasilerin ve siyasi olmayanların bir eğitim grubuna yönelik methiyelerine dayanamayıp, "Burada bilimi siyasete alet etmeyin" diye bağırmış. Ve belli bir süre "Salonda tık yok" durumu yaşanmış. Olayı salonda bulunmuş birinden duyunca ben de "Aferin o gence" dedim. Sizce de öyle değil mi?

27.04.2010
/Naci ALTUNCU

12 Nisan 2010 Pazartesi

"Dil Yaramız" ya da "Dilini Eşek Arısı Sokanlar"


İnternet ortamında Alaçam ilçemizle ilgili kaynakları araştırırken karşılaştığım birçok grup sayfalarında gördüğüm Türkçe cinayeti doğrusu beni üzdü. Elbette hiçbir Alaçamlı hemşerimizden edebi metinler yazmasını beklemiyorum ama yazılan iki cümlecik için bari dikkatli olsalar yarınlara olan güvenimiz, umudumuz tazelenecektir.

Her kim olursa olsun, bir yerlere yazı yazan arkadaşlar ulusal dilimiz Türkçeye gereken özeni göstermeliler. Özellikle “Cep” dediğimiz “mobil” yani “taşınabilir” telefonların yaygınlaşmasından sonra zuhur eden “kısa mesaj” çılgınlığıyla dilimiz eşekten düşmüşe döndü. Gönderilen mesajları ucuza getirmek maksadıyla adeta bir “şifre”  diline dönüşen yazışmalar bizi ele güne karşı rezil etmektedir.

Eskiden mahalle mekteplerinde, camilerde çocuklara sadece okuma öğretilir, yazı yazmaya kalkanlar cezalandırılırmış. “Söz uçar yazı kalır” kabilinden yazı yazacakların ilim ve terbiye görmüş kimseler olmasına bakılırmış. Günümüzde okur-yazarlık, adını soyadını yazıp okuyabilirlik olarak kalmıştır. Oysa bıraksan, saatlerce susmadan konuşabilecek birisine al şu kâğıdı kalemi iki satırlık bir anını yaz deseniz tek bir cümle bile kurmaktan acizdir.

Tıpkı bunun gibi internette gerek MSN ve gerekse gruplarda yazılan yazıların çoğu okunamayacak türden yazılar. Dün Osmanlıca yoluyla bugün çağdaş iletişimin etkisiyle dilimize giren ve Türkçesi varken yabancı kökenli kelimelerin kullanımı bir yana; Klavyesinde Türkçe karakter olmadığı için “ç, ğ, İ, ö, ş, ü” gibi Türkçe harfleri kullanamayanları anlarım da “slm”, “kib” “nbr”,”:-)” gibi yazılarla insanlara iyi dileklerde bulunanları, eksik kelimelerle hal hatır soranları anlayamam. Zamandan ve paradan kazanacağım diye dilini yerlerde süründürenlere kusura bakmasınlar ama “anlayış” gösteremeyeceğim, bu kendi çocuğum bile olsa. İş dünyasının bir kuralı vardır; bir işi yapıp bitirmek o işin yarısıdır. O işin diğer yarısı da onu rapor etmektir. Ne yaptığını, nasıl yaptığını yazıp belgeleyemiyorsan o iş bitmemiştir, hatta hiç yapılmamış gibidir.

Okuma yazma özürlü bir toplum olduğumuz gerçeğini kabul ediyorum. Öğretmenlerimiz doğru okuyup yazmamız konusunda bize ısrar ettiklerinde ve bu konuda velilerimizden de destek istediklerinde “Aman be öğretmen boş ver, okuyup da Kaymakam mı olacaklar?” diye eğitim öğretimi önemsemeyen pek çok velimizle muhatap olurlardı. Buna karşılık “çocuğum okusun, büyük adam olsun” diye çırpınan velilerimiz de vardı. Eskiden büyüklerimizin sorduğu bir hesabı yapamazsak büyüklerimiz bizi hemen azarlar ve ardından da “hay seni okutan hocaya ne diyeyim” diye öğretmenlerimizi de çekiştirirlerdi. “Ödül”lendirme gibi “ceza”nın da bir eğitim aracı olduğu yani “Dayağın cennetten çıkma” olduğu dönemlerde “çalışmak”tan başka çıkar yol bulamayan öğrenci yardımcı ders kitapsız, dershanesiz de üniversiteyi kazanabiliyordu. Şimdi, öğretmenin öğrenciden korktuğu bir dönemdeyiz ve üniversite mezunlarımızın bile birçoğu “CV” denen “kısa özgeçmiş”lerini yazabilmekten aciz durumda.

Netice olarak, birebir mesajlaşmalarda gözlerden uzak olarak kullanılan “ucube” dili tutup da internet ortamında herkesin karşısında kontrolsüzce kullanma lüksümüz olmamalı. Bir birimizi uyarmalı, varlık nedenimiz olan dilimizin aykırı kullanımlarla bozulmasına izin vermemeliyiz. Unutmayalım ki tarihten silinen milletler önce dillerini ardından da milliyetlerini ve son olarak da hürriyetlerini kaybetmişlerdir.

Hürriyet, insanoğlunun en doğal hakkıdır. Lütfen, haklarımıza sahip çıkalım.

/Çetin KOŞAR

12 Nisan 2010