1 Şubat 2019 Cuma

Osmanlıdan Miras; Batıya Kıyak, Bize Zulüm


Ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri vardır; madenleri, enerji kaynakları, toprakları, suları, güneşi, denizi gibi. Bir de beşerî sermayesi vardır; iyi yetişmiş ve nitelikli insan gücü gibi.

Bir ülke ne kadar yeraltı ve yerüstü zenginliğine sahip olursa olsun onu işleyecek, mamul ve mahsule dönüştürecek yetişmiş insan gücü (bilim insanı, teknisyeni, mühendisi) yoksa o ülkenin kalkınması ve gelişmesi mümkün değildir. Bir kısım petrol ve değerli maden zengini Arap ve Afrika ülkeleri gibi.

Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri kıt olsa da yetişmiş insan gücü olan ülkeler ise dışarıdan aldıkları hammaddeyi işleyerek hem kendi ihtiyaçlarını karşılayabilirler hem de ihracat yaparak zenginliklerine zenginlik katabilirler; Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi. Hele hele, Steve Jobs ya da Bill Gates gibi zekâ ve becerileriyle tek başlarına ülkelerine yüz milyarlarca dolar kazandıran dehaları dikkate alırsak beşerî sermayenin önemi daha net görülecektir.

Girizgahtan anlaşılacağı üzere ülkeler ne kadar yeraltı ve yerüstü zenginliğe sahip olurlarsa olsunlar, günümüz dünyasında yetişmiş insan gücünün, yani beşerî sermayenin önemi tartışılmaz.

Osmanlının yükselme dönemine baktığımızda beşerî sermayeye verilen önem hemen dikkati çekmektedir. Bizzat Fatih Sultan Mehmet’in Orta Asya’dan bilim insanı Ali Kuşçu’yu, Bizans’tan Macar asıllı mühendis Urban’ı transfer etmesi buna örnektir.

Atalarımız dünyanın neresinde olursa olsun yetişmiş insan gücünü bulup transfer etmekle kalmamıştır. Onlar sadece kendi toprakları üzerinde değil, komşu topraklardan bile zeki, akıllı çocukları bulup, İstanbul’a getirip eğiterek bunlardan faydalanma hususunda bugün bile dünyaya parmak ısırtan bir sistemi kurup geliştirmişlerdir. Geçmişte eşine az rastlanır bu uygulamanın adı “Devşirme Sistemi”dir.

İşe yarayacağı düşünülen, gelecek vadeden çocukları al, eğit, yönetici, bilim insanı yap, ülkeye hizmet etsinler. Devlet hizmetinde başarı gösterdikçe taltif et, yükselt. Başarısız olduklarında yerlerine iyilerini tayin et, ihanetleri görüldüğünde ise azlet.

Devşirme sistemi hakkındaki bilgilere internet ortamından kolayca ulaşmak mümkün olduğundan konunun ayrıntısına girmeyeceğim. Bu makalede dikkat çekmeye çalıştığımız husus; “devşirme sisteminin bugün dünyada bütün hızı ile devam ettiği, fakat bundan artık biz değil, gelişmiş Batılı ülkelerin faydalanmakta olduğu gerçeği”dir.

Başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkeler yetişmiş insan gücümüzü (yetişmelerinde hiçbir masrafa girmeden) var güçleriyle devşiriyorlar. Gelecek vadeden zeki ve akıllı çocuklarımızı alıp gidiyorlar. Osmanlı gibi, ülke ülke dolaşmalarına bile gerek yok, öyle bir sistem kurmuşlar ki, bizzat biz elimizle teslim ediyoruz. Nasıl mı?

Malum olduğu üzere, devşirme amacıyla Balkanları dolaşan Osmanlı askerlerine Sırplar, Rumlar ve diğer nice milletler çocuklarını seve seve teslim ederlermiş. Bunları tarih kitaplarında okuyunca “olur mu öyle şey, niye çocuklarını düşmanları olan Osmanlıya teslim etsinler ki” diye siz de benim gibi inanmak istememiş olabilirsiniz. Bugün yabancı kolejlerin sınavlarına girmek ve o okullara kabul edilmek, ya da yurtdışında bir okulda burslu ya da burssuz okuyabilmek için neler verdiğimizi, kaç takla attığımızı bir düşünün bakalım, fark var mı? Üstelik Osmanlı sisteminde paşa olmak, vezir ve sadrazam olmak, padişaha damat olmak vardı. Peki bugün bizler çocuklarımızı teslim ederken, üstüne para ve bütün servetimizi vermeyi taahhüt ederken beklentimiz ne? 

Önce yüksek lisans ya da doktora yapmaya gönderdiğimiz genç bilim insanlarımızın büyük kısmını kaybettik. Ardından üniversite sınavlarında ilk 1000’e girenleri kaptırmaya başladık. Şimdi ortaöğretim kurumları sınavlarında dereceye girenleri kaptırıyoruz. Bununla kalınsa yine iyi. Daha ilkokul sıralarındayken çeşitli kurum ve kuruluşlar bedava ders ve dershane, parasız eğitim, burs ve proje maskesi altında okullarımızı ziyaret ediyorlar, uyduruk sınavlar yapıp tespit ettikleri çocukları kamplara alıyorlar. Öyle şeyler vadediyorlar ki; “çocuklarınız iyi bir tatil yapacak, yabancı dil öğrenecekler, çok güzel zaman geçirecekler…”. Zehiri altın tasta sunuyorlar. Aileler bilinçli değilse bu güzel teklife hayır demeleri ne mümkün.

Bu değirmene bilerek ya da bilmeyerek su taşıyan ailelerin beklentileri ne? “Biz sürünüyoruz, aman çocuklarımız kendilerini kurtarsın”. Böylece artık “bize değil, düşmanlarımıza hizmet eden, devşirme sistemi”nin taşları döşenmeye başlıyor.

Kimden, neden kurtulacaklar, aileler göz göre göre biricik evlatlarını bu sisteme nasıl ve niçin kurban ediyorlar? Ömürlerinin son zamanlarında bile yanlarında olmayacaklarını göre göre çocuklarının taa Amerikalara gidip oralara yerleşmelerine, yabancılarla evlenmelerine nasıl razı oluyorlar? Bu ülke için bunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu görmeden ve düşünmeden, vatanları ve kendileri adına bu kayıpları nasıl büyük bir gururla içlerine sindirebiliyorlar? Biz bu işin neresindeyiz, devlet ve kurumlar neresinde?

(“Devşirenler”, “Devşirilenler” ve “Devşirilmişlerin Devşirme  Çabaları” ile devam edecek).

/Cevdet YILMAZ
01 Şubat 2019

25 Ocak 2019 Cuma

Enflasyonla Mücadelede Semt Pazarlarının Yeri Ve Önemi


Daha önce semt pazarlarının Samsun için önemini yazmıştım. Yerel seçim sürecine girdiğimiz şu günlerde konuyu tekrar ele almamızı gerektiren çok sayıda gelişme oldu. Bunların başında çarşı pazar fiyatlarındaki anormal artışlar. Evet, kış sezonu, sebzenin biraz pahalı olması kabul edilebilir. Fakat bu kadar yüksek rakamlar neyin nesi? Dar gelirli çaresiz. Tüketicinin cebini yakan fiyatlar üreticinin cebine girmiyor. Üretici ile tüketici arasındaki fiyat farkını anlamak ve açıklamak hayli zor. Basın yayına bakıyorsunuz hep “aracılar” suçlu. 

Samsun şehri iki tarafındaki verimli ovaları ile tam da bu anlamda Türkiye’nin en şanslı yerleşim yerlerinden biri. Çarşamba Ovası’nın fındık istilasına henüz tam olarak uğramamış Dikbıyık çevresindeki bir kısım köyler ile Bafra Ovası sebze tarımında çok önemli. Bu kadar yakında böylesine bir üretim potansiyeli varken (diğer şehirleri anladık ta) Samsunlular niçin pahalı sebze yiyor?

Tam seçim arifesindeyiz. Başkan adaylarının hem yöneticilik yaptıkları dönem içinde hem de şimdi pazarlardan haberleri yok. Olsa böyle olmazdı diyerek hatırlatalım istedik;

-Üretici açısından; şehrin yakın çevresindeki sebze üretimi yapan köylüleri baş tacı edelim, üretmeleri için onları var gücümüzle teşvik edelim. Bunun için semt pazarlarında onlara kolaylık sağlayalım. Yeri yurdu belli olsun. Ulaşımlarını kolaylaştıralım, rahat gelip gitsinler, ürettiklerinin tamamının getirebilsinler ki bolluk olsun, bu bolluk fiyatları aşağı çeksin. Pazar yerlerinde (komşuya, kahvehaneye, muhtaç olmadan) mescidi, lavabosu, tuvaleti, kışın sıcak çay servisi olsun.

-Tüketici açısından; kadınlar iş hayatına girdi. Gündüz çalışıyorlar. Hafta içi pazara gitmeleri zor, ancak akşamüstü gidebilirler. O yoğunlukta da çile çekiyorlar. Niçin? Pazarlar adam gibi pazar değil, zabıta denetlemiyor. Tezgâhlar gelişigüzel kurulmuş, yürünmüyor. Pazar arabaları, çadır direkleri derken adım atmak zor. Çocukluysanız daha da zor. Bütün bunlar tüketiciyi marketlere yönlendiriyor. Pazarların müşterisi azalıyor, pazarcılara da daimî müşteri lazım, haftalık satma durumuna göre mal getiriyor. İstikrar yakalayabilirlerse daha güvenli ve daha fazla ekim yaparlar.

-Marketler ne yapıyor? Onlar da; yakın çevreden mal almıyor, uzaktan getiriyor, marketlerde seçerek alma gibi bir avantaj varsa da seçtikçe, dokundukça sebze meyve pörsüyor. Kasanın yarısı atılıyor. Kasanın yarısı ziyan olunca market bu zararı sebze meyve fiyatına iki kat zam koyarak telafi ediyor. Başka ne yapıyor? Raf ömrünü uzatmak için daha olmamış, olgunlaşmamış sebze meyveyi yediriyor. Hem tat alamıyoruz, hem iki kat para veriyoruz. Daha vahimi ise ulusal marketler sokak aralarını doldururken sadece bakkalları değil manavları da yok ettiler. Böylece Samsun köylüsü ile manav bağlantısı kesildi.

 Sonuçta ne oluyor? Çarşamba’nın Bafra’nın tam olgunlaşmış, akşam tarladan sökülmüş sabah pazara gelen sebzesini sırf bu duyarsızlık ve umursamazlıklar yüzünden kaybediyoruz. Köylüler bin cefa ile elde ettikleri mahsulü gerçek değerine satacak imkanı bulamıyor. Üretmekten vazgeçiyor. İl ve ilçe merkezlerine yerleşip o da tüketici oluyor. Samsun’un parası Samsun’da kalmıyor, dışarı gidiyor. Müstahsil ve mahsul (üretici ve ürün) azaldıkça fiyatlar artıyor. Aynı oranda gelirimiz artıyor mu? Hayır.

Ey yöneticiler! Sebze meyve fiyatlarındaki anormal farktan aracılar sorumlu ise niye üretici köylünün doğrudan şehirde mahsulünü en kolay ve en çabuk şekilde satmasının önündeki engelleri kaldırmıyorsunuz? Bu kolaylıkları yapmanıza da aracılar mı engel oluyor?

Ey ilk ya da ikinci, üçüncü kez yönetime talip olanlar!  Bu konular niçin sizin gündeminizde yok? Liderlerinizden “bunlardan da bahsedin” diye sufle mi bekliyorsunuz?

Diyorum ki; Samsun bu olumsuz zinciri kırabilir. Çevresinden başlayarak sebze meyvedeki oyunu bozabilir, Türkiye’ye örnek olabilir. Bu çark olumlu yönde dönmezse Bafra Ovası da yakın gelecekte fındığa terk edilebilir. Olumlu yönde olursa Çarşamba Ovası’nda Dikbıyık’tan itibaren doğu yönde Terme’ye kadar fındıklar sökülüp tekrar sebze tarımına başlayabilir.

Sesimizi duyan var mı?

/Cevdet YILMAZ
25 Ocak 2019

20 Ocak 2019 Pazar

Daha Az Ölüm, Daha Az Doğum (Less die, less birth)


Önceki yazımızda doğurganlık üzerinde rol oynayan faktörlerden bahsetmiştik.  Bu konuyu güncel bir ek yaparak bitirmek istiyorum; “bebek ölümleri ile doğurganlık arasındaki ilişki”.

Malum olduğu üzere dünyaya gelen her canlı yaratılış kanunları çerçevesinde neslini sürdürmek ister. Bunun için öncelikli şart dünyaya geldikten sonra hayatta kalmayı başarabilmektir. Allah (CC) bütün canlılara hayatta kalma ve yaşamlarını sürdürme konusunda türlü yetiler vermiştir. Kimi hızlı koşar hayatta kalır, kimi durduğu yerden zehir salgılar düşmanı yaklaşamaz.  Bu kurallardan biri de nesli tehlikede olanların çok doğurması (yavrulaması), nesli (göreceli olarak) tehlikede olmayanların ise daha az doğurmasıdır.

Şimdi konuya gelelim: Gelişmiş ülkeler yıllardır (siz ister dünya kaynaklarını paylaşmak istemedikleri, ister sömürü, ister dinî inanç olarak rakip gördükleri için deyin fark etmez) geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerin nüfuslarının daha fazla artmasını istememektedirler. Nitekim ülkemiz de bundan nasibini almış, Batılı ülkeler yıllarca Türkiye nüfusunun artmaması için (başka hiçbir alanda vermedikleri ilaç ve araç gereci) aile planlaması (daha açık ifadeyle doğumların azaltılması) için bedava vermişlerdir.

Peki bu yöntemler işe yaramış mıdır? Tam olarak evet diyemeyiz.

Bir anne için doğurduğu çocukların “kaçı yaşayacak” sorusu çok önemlidir. Nitekim iki nesil geriye gidin Türkiye’de kardeşlerden birkaç kişinin bebeklik veya çocukluk çağında ölmediği aile yok gibidir.  Yedi tane doğurdum üçü öldü, dördü yaşıyor benzeri ifadeleri herkes büyüklerinden duymuştur. Bizim kuşakta bebek ölümleri azalmış, şimdiki genç kuşakta ise sağlıktaki gelişmeler, aşılarlar salgın hastalıkların önlenmesi, beslenme ve hijyen şartlarını düzelmesi gibi sebeplerle bebek ölümleri binde 10’ların altına gerilemiş, neredeyse gelişmiş ülke ortalamalarını yakalamış durumdayız.

Şimdi bu bakış açısıyla dünyaya bir göz atalım: Doğurganlığın en yüksek olduğu Nijer, Çad, Afganistan gibi ülkeler aynı zamanda bebek ölümlerinin de yüksek olduğu ülkelerdir. Gelişmiş Batılı ülkeler ise hem bebek ölümlerinin hem de doğurganlığın düşük seviyede olduğu ülkelerdir.

Bu sonuç bizi nereye götürür derseniz; bebek ölümlerini önlemeniz ya da azaltmanız durumunda (doğurduğunuz bebeğin hayatta kalma şansının artmasına bağlı olarak) doğurganlık düşmekte, buna bağlı olarak da o ülkede nüfus artış hızı gerilemekte, nüfus artışı kontrol altına alınabilmektedir.

Şimdi sıra can alıcı soruya geldi. Batılı ülkeler kimsenin gözyaşına bakmadan türlü silahlarla, savaş metotlarıyla Afrika’ya, Ortadoğu’ya saldırırken, çocukları katlederken UNİCEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) ne yapar? Bir tarafta savaşlarda çocuklar ölürken, yoksullukla mücadele vb propagandalar eşliğinde Sahra altı Afrika ülkelerinde zenci çocukları niçin yaşatmak istiyor? Bu ikiyüzlü çabanın altında ne var? Afrikalı çocukları çok mu seviyorlar?

Bize göre hayır. Elbette insanlık ölmedi, bu işin insani bir tarafı da mutlaka vardır. Fakat asıl amaç “bebek ölümlerini azaltmadıkça, doğurganlığı azaltamazsınız, doğurganlığı azaltmadıkça nüfus artışını kontrol edemezsiniz” gerçeğinde gizlidir.

Evet, artık aile planlaması gibi yöntemler geri kalmış ülkelerde etkili olmuyor. Fakat bebek ölümlerinin azaltılması geri kalmış ülkelerin nüfuslarını kontrol etmek, onların aşırı artarak Batının sömürmekte oldukları kaynaklarına ortak olmalarını engellemenin en kestirme yolu görünüyor. Biyolojik örnekleri hatırlayın; nesli tehlikede olanlar daha fazla çoğalıyor. Bebeklere yaşama garantisi verdiğinizde ise doğurganlık düşüyor

İşte “daha az ölüm, daha az doğum (less die, less birth)” söyleminin arka planı budur.

Bu tespitler bizi “o halde bebek ölümleri nüfus artışı için gereklidir” gibi bir sonuca götürmemelidir. Burada vurgulanmak istenen asıl amaç; dünya genelinde doğurganlığı düşürmenin, yani hızlı nüfus artışını önlemenin bir yolunun da bebek ölümlerini azaltmaktan geçtiğinin anlaşılmış olmasıdır.

/Cevdet YILMAZ
20 Ocak 2019


16 Ocak 2019 Çarşamba

Doğurganlık Üzerinde Rol Oynayan Faktörler


Doğurganlık Üzerinde Rol Oynayan Faktörler
Malum olduğu üzere Türkiye’de medyan (ortalama) yaş yükselmekte, mevcut nüfus içinde yaşlı nüfus oranı artmakta, bunlara paralel olarak doğurganlık oranı hızla gerilemekte, kadın başına çocuk sayısı azalmaktadır. Sonuçta toplam nüfus şimdilik (yılda 1 milyon kadar) artmaya devam etse de nüfus artış hızı gerilemekte, Türkiye’nin gelecek yıllarda 100 milyon olma ihtimali sona ermekte, önce durağan ardından gerileyen nüfus tehlikesi ile karşı karşıya kalmış bulunmaktayız. (Tabi bu öngörüleri, Suriyelilerin Türkiye’de kalma ihtimali örneğinde olduğu gibi, ileride karşı karşıya kalacağımız benzer büyük nüfus hareketlerini göz ardı ederek yaptığımızı da belirtelim).

Türkiye 1955-1960 yılları arasında nüfus artış hızında binde 28 ile rekor kırmış, o tarihten bu yana nüfus artış hızı gerileyerek günümüzde binde 10’lar seviyesine yaklaşmış bulunmaktadır. Gerileme negatif yönde olup azalma devam etmektedir Yakın bir gelecekte nüfus artış hızı önce binde sıfır seviyesine inecek, ardından toplam nüfusta gerileme başlayacaktır.

Türkiye halihazırda gelişmiş batılı ülkelerin seviyesinde olmasa da onların yolundan gitmekte, onların son yüz yılda yaşadığı tecrübeyi biz son 50 yılda yaşamaktayız.

Yine bilindiği gibi yöneticilerimiz bu kötüye gidişi durdurmak için her aileye üç çocuk tavsiye etmektedir.

Peki bu tavsiyenin gerçekleşme imkânı var mıdır? Bize göre yoktur. Nedenini açıklayalım;

-Türkiye hızla kentleşmektedir. Kentlerin sayısı çoğalmakta, mevcut kentler daha da büyümekte, kentlerde yaşayan nüfus kırların aleyhine giderek artmaktadır. Kentleşme, diğer adıyla şehirleşme doğurganlık oranlarını düşüren çok önemli bir faktördür.

-Şehirlerde yaşam maliyeti yüksektir. Büyük aile büyük ev, büyük ev daha fazla kira demektir. Az çocuk küçük ev, küçük ev az kira, az kira daha kolay geçim demektir. Böylece evler küçülürken, aile küçülmekte, çocuk sayısı da buna paralel olarak azalmaktadır.

-Türkiye hızla çekirdek aileye geçmektedir. Yıllarca zorunlu olarak uygulanan iki çocuk politikası günümüzde gerçekleşmiş görünmektedir. Farkındaysanız üç çocuk söylemlerine rağmen anayasanın ilgili maddeleri ve buna bağlı mevzuat değişmediği için devlet halâ iki çocuktan fazlasına çocuk parası vermemektedir. Verdiği çocuk parası da para olsa, yaklaşık 50 lira, bozdur bozdur harca (!).

-Eğitim seviyesi yükselmiş, eğitim süreci uzamıştır. Liseden sonra üniversiteye giden nüfusun artması, üniversite sonrasında iş bulma, kendi ayakları üzerinde durma, sonra evliliği düşünme gibi nedenlerle evlilik yaşı otomatik olarak 8-10 yıl ötelenmiştir. Yeni evlilerin çocuk istekleri de bu ötelenmeyle yarı yarıya azalmaktadır.

-Zorunlu eğitim kız çocukların erken yaşta evlenmesini önlemekte, genç yaştaki yüksek doğurganlık ihtimali geç yaşta düşük doğurganlıkla yer değiştirmektedir. 18 yaşına kadar okuduktan sonra üniversiteye gitme isteği, sınavı kazanana kadar geçen süreç, kazandıktan sonra geçen süre hepsi birlikte evliliği geciktirmekte, ileri yaşlar ise doğurganlığı düşürmektedir.

-Kadınların çalışma hayatına girmesi başlı başına doğurganlığı engelleyen bir faktördür. İşyerlerinin anne adayları ya da annelere karşı tutumları bellidir. Özel sektör devlet gibi değildir, doğum izni, süt izni gibi konularda personeline hoşgörülü davranmamaktadır. İşini kaybetmek istemeyen kadınlar, ya da çalışmak isteyen kadınlar bu hususları göz önüne almak durumundadır.

-Hayat pahalılığı çok çocuğu engelleyen bir unsurdur. Günümüzde iki tane küçük çocuğu olan bir memurun çocuk bezi parası maaşının dörtte birine karşılık gelmektedir. Daha bunun maması, kreşi, vesairesi gibi pratikte yaygın olarak dile getirilen bu tür şikayetler yeni evlilerin çocuk isteği üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.

-İstihdam sorunları ve genç işsizlik oranlarının yüksekliği, mezun olunca iş garantisi veren üniversite bölümlerinin tercih edilmesine neden olmaktadır. Buralara girmek için daha iyi eğitim alma zorunluluğu, önce dershane veya etüt merkezlerine ardından özel okullara yönelme ihtiyacı, bütün bunlar çocuk başına eğitim maliyetlerini arttırmıştır. Orta gelirli bir ailenin birden fazla çocuğunu özel okulda okutması, ya da nitelikle eğitim aldırması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu durum tek çocukla yetinmeyi beraberinde getirmiştir.

-Geçim sıkıntısı, işsizlik ve diğer sosyo ekonomik nedenler aile içi şiddeti ve boşanma sayılarını arttırmıştır. Bu durum aile güvenliğini tehdit etmekte, boşanma ya da şiddet görme ihtimaline karşı daha az çocuğun mağdur olması düşüncesiyle birden fazla çocuk istenmemektedir.

-Feminist hareketlerin de etkisi ile serbest yaşam popüler hale gelmiş, normal evlilikler yük olarak lanse edilmeye başlanmıştır. Televizyon ve internet ortamında bu durum ve çağdaş hayat olarak sunulan tarz daha normalmiş gibi gösterilmektedir. Bu tür örnekler evlilikleri engellemekte, bu da doğurganlığı düşürmektedir.

-Erkek çocuk olana kadar çocuk yapma gibi durumlar toplum içinde artık kabul görmemektedir. Kız çocuklara karşı önyargı bitmek üzeredir. Hattâ kız çocuklarının ailelerine bağlılığı (özellikle Batı bölgelerimizde) erkek çocuktan ziyade kız çocuk isteğini öne çıkaran durumlar yaratmıştır.

-Sosyal güvencenin artması ve ülke nüfusunun büyük kısmının sosyal güvenlik sistemine dahil edilmesiyle “hastalığımda, yaşlılığımda bana kim bakacak?” sorusunun cevabı artık “çocuklarım bakacak” değildir. Bunun yerini “devlet bakacak, sigortam bakacak” almıştır. Bu durumda fazla çocuğa gerek yoktur. Çekirdek aileye geçiş ve gurbetçilikle birlikte zaten çocuklar uzaktadır ve aileler yalnızdır. Çok çocuk olduğunda bunların anne babaya bakma ve onların yanında olma ihtimalleri giderek azalmaktadır. Huzurevi benzeri yerlere talep artmakta, bunların reklamı yapıldıkça da çocuk sahibi olma isteği (zaten yaşlılığımda yanımda olmayacaklar düşüncesiyle) törpülenmektedir.

-Çekirdek aileye geçiş ile birlikte aile baskısı azalmış, şehirleşme ve apartman hayatıyla da mahalle baskısını sona ermiştir. Bütün bu gelişmeler aynı zamanda evlilik yaşına gelen kişiler üzerinde eş, dost ve akrabalar tarafından yürütülen evlilik baskısını ortadan kaldırmıştır.  Evlilik dışı çocukların halihazırda toplum nazarında kabul görmemesi ise evliliklerin azalmasına bağlı olarak çocuk sayısını da azaltmaktadır.

Yukarıda bir kısmını dile getirdiğimiz bütün bu ve benzeri hususlar Türkiye’de doğurganlık üzerinde etkili olmaktadır. Artış isteği yönündeki bütün siyasî söylem ve teşvik vaatlerine karşılık Türkiye’de doğurganlık oranları düşmeye, nüfus artış hızı da gerilemeye devam etmektedir.

Bahsettiğimiz bu sorunlar çözülmedikçe nüfus artış hızı pozitif yönde seyretmeyecektir. Sadece artış yönündeki teşvikler yeterli olsaydı Batı Avrupa ülkeleri bunu çoktan başarmış olurdu.  Bu durumda Türkiye bir yandan bahsedilen sorunların üstesinden gelmek için yoğun çaba sarf etmeli, diğer yandan da yakın gelecekte karşı karşıya kalacağı yaşlı nüfus problemine hazırlıklı olmalıdır.

/Cevdet YILMAZ
16 Ocak 2019

26 Aralık 2018 Çarşamba

Bilim İnsanına İnanmak ve Amerikan Felaket Filmleri


Kur’an-ı Kerim’de Yasin Suresi’nin 13. ilâ 31. Ayetleri arasını bir hatırlayalım. Mealen bu ayetlerde Allah-ü Teâlâ bir mesaj veriyor. Azıp sapmış, yanlışta ısrar eden bir kavim var. Bu kavmi doğru yola, hakikate, gerçeğe çağıran da iki kişi var. Sapkın kent halkı kendilerini hidayete çağıran, doğru yolu tavsiye eden bu kişileri yalanlıyor, “sizin ne üstünlüğünüz var, siz de bizim gibi insanlarsınız” diyerek onları kurtuluşa çağıran bu kişileri yalanlıyorlar. Hakkı, gerçeği tebliğ etmek üzere gönderilen bu kişiler 16.Ayette “Rabbimiz biliyor ki biz size gönderilmiş elçileriz”, 17.Ayette de “Bize düşen açık bir tebliğden başka bir şey değildir”, diyorlar. Kent halkı ise 18.Ayette “Sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık. Eğer bu işe bir son vermezseniz sizi mutlaka taşlayacağız…” diyerek tepkilerini ortaya koyuyorlar, elçilere inanmadıkları gibi onları tehdit ederek susturmaya kalkıyorlar. 21.Ayet ise çok ilginç; “sizden hiçbir ücret istemeyen bu kişilere uyun, onlar dosdoğru insanlar” deniyor.

Şimdi konuya gelelim. Peygamberlerin varisleri olan bilim insanları gerçeği söylemek zorundadırlar. Araştırma ve çalışmalarında elde ettikleri bilgileri insanlığın faydasına sunmalı, (elbette öncelikle kendi vatandaşları ve ülkelerinin menfaatlerini de gözeterek) doğruyu göstermeli, iktidarın ve güç odaklarının etkisinde kalarak halkı yanlış yönlendirmemelidir.

Bu minval üzere Amerikan (ABD’nin) felaket filmlerine bir göz atalım. Hangisini isterseniz, hiç önemli değil; Köpekbalığı, Piranalar, Karıncalar, Yaban Arıları, Volkanlar, Depremler, Seller, Dev Dalgalar, Göktaşının Dünyaya Çarpması… Bütün bu filmlerin ortak bir özelliği var. Ortada bir bilim insanı var. (Bu genelde başrol oyuncusu oluyor). Bu kişi kendi alanında uzman, yeterli bilgiye sahip ve bilgisini halkın menfaatine kullanıyor ve hiç çekinmeden de fikrini söylüyor. Sonra bu bilim insanına inananlar var. O’na davasında (film boyunca) yardımcı oluyorlar, felaketin gelmekte olduğunu onun ağzından halka duyurup hep birlikte insanları uyarıyorlar.

Bir de karşı taraf var (ayette geçen şehir halkı gibi). Bunlar “felaket geliyorum” derken bu felaketi umursamadan cebini doldurmaya çalışanlar, menfaatleri peşinde koşanlar. Misal; bunlar o sırada bir festival yapıyorlar, turistler akın akın geliyor, bol kazanç umuyorlar.

İşte bu ortamda festival alanının girişinde bilim insanı beliriyor. Yaklaşan tehlikeyi (depremi, volkanın patlamak üzere olduğunu, piranaların havuzdan kaçıp nehre yayıldığını…) haber veriyor. Fakat tıpkı ayetlerde olduğu gibi menfaat sahipleri O’nu susturmaya çalışıyor, “sesini kes, düzenimizi bozma, gelirimize engel olma, yoksa seni tutuklatırız, yok ederiz” diyorlar.

Sonra ne mi oluyor? (Filmin konusu olan) felaket mutlaka gerçekleşiyor. Bilim insanı ve ona inananlar kurtuluyor, menfaatine ters düştüğü için bilim insanının susturmaya kalkanlar ise feci şekilde ölüyor.

Bütün bu filmlerde verilmeye çalışılan mesaj; “bilim insanlarına uyun, onlar doğruyu söylüyor, menfaatperestlere uymayın, yoksa helak olursunuz”. Bu fikir (bu tür filmlerle) insanların bilinçaltına yerleştiriliyor.

Peki bu gerçekten böyle oluyor mu? Bence evet. Amerikan hükümeti kasırga uyarısı yaptığında hiç kimse acaba demiyor. Bilim insanları doğru söylüyor diyerek gerekli tedbirleri alıyor, evini terk edecekse ediyor, yer değiştirmesi gerekiyorsa hemen yola çıkıyor.

Peki ülkemizde öyle mi? Misal; 1999’dan beri İstanbul Depremi üzerine sayısız yayın yapılmış, her sarsıntıda beklenen deprem diyerek televizyon ekranları parsellenmiş, halkımız korkutulmuştur. Deprem olmayınca da yalancı çoban hikayesinde olduğu gibi insanlarımızın bilim adamlarına güveni sarsılmıştır. Şu an deprem olacak dense acaba İstanbul’da kaç kişi sıcak yatağından çıkar? Yüzde doksanının hiç istifini bozmayacağına eminim.

Şimdi aynaya bir bakalım; bilim insanlarımız halkımızın gözünde “bunlar doğruyu, yalnız doğruyu söylerler, bunlara uyalım” denecek durumdalar mı? “Hayatta en hakiki mürşit ilim” ise, ilim insanlarımızı “mürşit” kabul eden kaç kişi var. Ya da, kaç tane bilim insanımız çalışmalarında elde ettiği bilgiyi milletinin ve insanlığın faydasına sunarken kimsenin karşısında eğilip bükülmeden, (korkmadan, çekinmeden sadece Allah rızası için), bunları haykırarak gerçek “mürşit” olma iddiasında. Bu ülkede din âlimlerimiz için bile “söylediğini yap, yaptığını yapma” deniliyorsa… (ah, ah), varın gerisini siz düşünün.

Hasılı kelam bilim insanı olarak hak ve hakikati araştırma ve bunu yayma yolunda kat etmemiz gereken daha ne kadar çok yol var. Gâvur gâvur iken ayetin sırrına vâkıf olup, dinince onunla amel ederken, biz nelerle uğraşıyoruz. Allah yâr ve yardımcımız olsun.

/Cevdet YILMAZ
26 Aralık 2018

3 Aralık 2018 Pazartesi

Futbol Ciddiyet İster


Sezon başından bu yana gittiğimiz her deplasmanda Samsunspor’a karşı gösterilen saygı ve sevgiyi gördükçe mutlu olduk… Sarıyer maçını saymıyorum, zira oradakiler ruhları kirli, hazımsız insanlar (!) topluluğuydu… Ağızlarından akıttıkları küfür salyalarıyla kimliklerini ortaya koymuşlardı… Uşakspor ile bir adet kupa maçı haricinde bir araya gelmişliğimiz yoktu… Maç öncesi, içi ve sonrasında Samsunspor topluluğuna gösterilen ilgi ve sevgi takdire şayan bir durumdu… Eli kalem tutan, bu güzelliklere şahit olanlardan biri olarak, yüzlerce kilometre uzaklıkta olsalar da haklarını teslim etmek, kendilerinden övgüyle bahsetmek boynumuzun borcudur…

SAMSUN BÜYÜKTÜR, BÜYÜK KALACAK ! söyleminin altında çok manalar yatmaktadır… İki camianın taraftarlarının karşılıklı diyalogları, kasete alınıp, eğitim çalışmalarında örnek olarak gösterilmesi görevi ülke futbolunu yönetenlere aittir… Son derece çirkinleştirilmiş, hala da bu yolda hız kesmeden devam eden bir anlayışa karşı, BU BÖYLE GİTMEZ! haykırışında bulunarak karşı DEVRİM hareketinin kıvılcımları yakanlara selam çakıyorum… Küfürsüz, kavgasız, rakibe saygı duyan, centilmenliği şiar edenlerin oluşturacağı güç kartopu gibi büyüyerek, edepsizleri, hayâsızları, şarlatanları önüne katarak sürükleyecek, altına alıp ezecektir… Buna inanıyorum…

Samsunspor’un başlattığı KÜFÜRE HAYIR dalgasının etkilerinin görülmeye başladığı, örnek alınarak destek verildiğini görmek, her sporsever gibi beni de ziyadesiyle mutlu ediyor… Maça geleyim mi, gelmeyeyim mi?  Bilemiyorum… Güle oynaya, keyifle maç izlememizi istemeyen birileri var… Kaybeden ekibin basın mensuplarının yüzleri nasılsa, bizimkisi de öyleydi…

İşte size maçın teknik analizi… Varın gerisini siz hayal edin…

/Resul AKÇAY
3.12.2018 

1 Aralık 2018 Cumartesi

Samsun Semt Pazarları


Samsun hepimizin ortak sevdası. Bu şehri daha ileri götürmek için önümüzde önemli bir fırsat var; yerel seçimler. Şimdiden aday çok, projelerin bini bir para. Herşey Samsun için!

Biz de bir akademisyen ve bu şehrin sevdalısı olarak mevcut problemler ve bunların çözümü için öneri getirmek durumundayız. Bugün ilk olarak “Samsun Semt Pazarları”ndan bahsetmek istiyorum.

Semt pazarları haftanın belli günlerinde belli semtlerde kurulmakta, çok az yerde kapalı pazar yeri bulunmaktadır. Kapalı olanlar da dahil, açık alanlarda cadde ve sokaklara kurulan pazarlar sorunlar yumağı, pazarcıların durumu ise daha da vahim.

Maalesef bugüne kadar (elbette bazı istisnalar olmakla birlikte) hiçbir belediye başkanından bu pazarların daha iyi şartlarda kurulması ve hizmet vermesi yönünde bir gayretini görmedik.

Bir hafta boyunca yağmurda çamurda ektikleri, biçtikleri, hasat ettikleri mahsulleri en taze ve en ucuz şekilde semt pazarlarında şehirli tüketici ile buluşturan çiftçilerimiz en üst düzeyde desteği hak ettikleri halde maalesef böyle olmamaktadır.

Diyorum ki; semt pazarları Samsun şehri için çok önemli. Neden mi?

-Gerek Çarşamba gerek Bafra ovalarında çok sayıda çiftçi semt pazarları için üretim yapmakta, bizzat kendileri mahsullerini belli günlerde ailece bu pazarlara getirip satmakta, bu yolla çok ciddi miktarda sıcak paranın il içinde (Samsun’da) kalmasına vesile olmaktadır.

-Çiftçilerimiz sayesinde şehrin ovalar yönünde yakın çevresindeki köyler nüfuslarını muhafaza etmekte, kırdan kente göç diğer taraflara göre daha yavaş cereyan etmektedir.

-Köylü köyünde kalırken, köylülükten de çiftçiliğe geçmektedir. Bu vesileyle yerel üretimi ulusal düzeye çıkaran, ya da Hallerde komisyonculuk yaparak tüccar çiftçi olanlar vardır.

Beklentimiz ne? Pazarlar adam gibi denetlensin, bir düzen olsun, intizam olsun. Zırt pırt yer değiştirmesin, kolay ulaşılır olsun, pazarcıyı rahat satış yapacak onu mutlu edecek bir ortam olsun, hak hukuk gözetilsin. Tuvaleti, suyu, mescidi (seyyar da olsa o gün için) hizmet versin. Pazarcılık teşvik edilsin. Halden alıp satanlara göre (bu durumda başka illerin mahsulleri satıldığı için para da başka illere gitmiş oluyor) yerli, yani Samsunlu olup, kendi üretip kendi satanlar korunup kollansın.

Lütfen pazarları bir gezip görün. Zabıta fiş kesip gidiyor, denetim yok. Burada gıda denetiminden bahsetmiyorum, o ayrı bir konu. Pazarın düzeninden, intizamından bahsediyorum. Yürüyecek yol yok, vatandaşın pazar arabaları, dikilip yol ortasında hasret gidermeleri zaten problem. Buna bir de pazarcıların tezgâh önü işgalleri, hijyene dikkat etmemeleri, argo konuşmaları, gereksiz bağırtı çağırtıları eklendiğinde pazarlar itici oluyor. İşte burada denetim şart; fakat nerde öyle belediye, nerde o bilinçte zabıta?

Bayanların hafta içi mesaileri, hafta sonu diğer işleri, çekirdek aileye geçiş ile birlikte çocukları bırakacak kimse olmayışı, otopark problemleri nedeniyle pazar yerine ulaşma güçlüğü, erkeklerin zaten pazara gitme konusunda isteksizlikleri ve daha birçok sebep halkımızı artık büyük ölçüde zaten pazara gitmekten alıkoyuyor. Bütün bu durumlarda alternatif istesek de istemesek de ulusal ve uluslararası marketler oluyor.

Sonuç; çok önemli miktarda paranın il dışına çıkmasını istemiyorsak semt pazarlarına önem verelim, onları yaygınlaştıralım. Halkımız taze ve ucuz sebze-meyveyi semt pazarlarından ve özellikle yerli üreticiden alırsa il ekonomisi için çok önemli miktarda para yine il içinde kalır. Çiftçimiz pazardan elde ettiği geliri yine Samsun’da harcayacağından bu da yerel ekonomiye ayrı bir can simidi olur.

Bütün bunlar için semt pazarlarını çekici hale getirelim, sorunlarını giderelim, erişimlerini kolaylaştıralım. Halkımız rahat alışveriş yapsın, ulusal marketler yerine yerel pazarları tercih etsin, bari bu yolla paramız il dışına çıkmasın. İlde kalan para yeni yatırımların önünü açsın, çiftçilerimiz ekim alanlarını genişletsin, sattıkça üretimlerini arttırsın. Kazandıkça mutlu olsun, fındık dikip şehre kaçmasın. Samsun’un geliri artsın, Samsun kalkınsın.

Bu bilinçte belediye başkanları görmek istiyoruz. Çok bir şey mi istiyoruz?


/Cevdet YILMAZ
01 Aralık 2018

20 Kasım 2018 Salı

Karadeniz Sahil Yolu İzlenimleri - II (SAMSA)


Bugünkü konumuz SAMSA. Daha önce Karadeniz Sahil Yolu ile ilgili olarak “Laz Seddi”nden bahsetmiştik. Samsa onun devamı.

SAMSA, Samsun’dan başlayıp Sarp’a kadar devam eden Karadeniz Sahil Yolu güzergâhında (bir kısım kesintiler hariç) 500 km boyunca uzanan, (yer yer daralıp genişlemekle birlikte) çizgisel şekilde uzayıp giden ve bir hat boyu (hattî) gelişme gösteren şehrin adı. Samsun’un SAM’ı, Sarp’ın SA’sı; SAMSA. (Şimdilik adını böyle koydum, siz farklı bir isim de önerebilirsiniz). Samsa; şehirlerden oluşan bir şehir, şehirler şehri.

Bu upuzun şehir nasıl ortaya çıktı?

Karadeniz Sahilinde geçmişte karayolu yokken yerleşmeler arasında ulaşım denizyoluyla sağlanıyordu. Her biri bir ırmağın azmak adı verilen düzlüğünde kurulu bulunan bu küçük liman yerleşmeleri zamanla büyüyüp çevrelerine doğru gelişmeye başladılar. Esas gelişme 1950’lerden sonra ortaya çıktı. Bu arada karayolu devreye girdi, deniz yolu unutuldu.

Arazi yapısı düz olmadığı için şehir ve kasabalar ışınsal olarak her yöne gelişemedi. Biraz ırmaktan içeri (güneye) doğru girdiklerinde sel ve taşkın riski önlerini kesti. Yamaçlara doğru da çıkmakta zorlandılar, çünkü heyelan tehlikesi vardı. Sonuçta yerleşmeler doğu-batı yönlü, kıyıya paralel ve çizgisel olarak gelişme gösterdi. Her bir merkez geliştikçe diğeri ile yakınlaştı. Zamanla aralar doldu ve birleşmeye başladılar.

Kırdan kente göç ve diğer nedenlerle yerleşmeler kalabalıklaştıkça mekân sıkıntısı arttı. Bu durum bir yandan doğal kıyıların işgaline, diğer yandan da dikey gelişmeye (apartmanlaşmaya) zemin hazırladı. Derken mevcut karayolu şehirlerin içinde kaldı, trafik zorlaştı, yeni ve geniş bir yola ihtiyaç doğdu.

Karadeniz Sahil Yolu gündeme geldi. Bir kısım bilim insanlarımız yol içerden geçsin, kıyılar tarumar olmasın dese de dinleyen olmadı, kıyı çizgisi üzerinden dolgu yapılarak geçirme fikri galip geldi. (Bu arada, ‘madem dolgu üzerinden geçecek bari demiryolu hattı da ekleyin ki ilerde lazım olur’ önerisine de kulak veren çıkmadı).

Hasılı, sahiller taşlarla dolduruldu, doğal kıyılar yok edildi, 2010’lara doğru yol inşaatı tamamlanıp hizmete girdi. Beklenti müthişti. Ulaşım kolaylaşacak, kazalar azalacak, Karadeniz Dünyaya açılacak, ticaret artacak, yaylalar şenlenecek, turizm gelişecek, göç duracak… daha neler neler.

Bunların bir kısmı oldu. Ama hesapta olmayan başka şeyler de oldu. Ne mi oldu?

Göç durmadı, artarak devam etti. Kırlar hızla boşaldı. Bir kısım nüfus bölge dışına giderken, bir bölümü de sahile indi.  Ulaşım kolaylığı dışa göçle beraber, dışardaki (büyük şehirlerdeki) emeklilerin geri dönüşüne de vesile oldu. Bunların çoğu köylerine değil, sahil boyuna yerleşti. Bu gelişmeler yaylalara çıkışı da kolaylaştırdığı için yaylalar üzerindeki yapılaşma baskısı arttı. Ucube evler arasında katı atıklar görünür hale geldi, sular kirlendi, egzoz gazları sislere karıştı.

Ulaşım kolaylığı ticareti de vurdu. Küçük kasabalardakiler alışveriş için daha büyük merkezleri seçince aradaki merkezler ticari anlamda gölgede kalıp çöküşe geçti.

Trafik güvenliği tehlikeye girdi. Deniz karşıda kaldı yayalar kazaya kurban gitmesin diye araya bariyerler kondu, insanlar 50 m karşıdaki deniz kıyısına ulaşmak için kavşak, üst geçit, alt geçit aradı, kilometrelerce doğuya ya da batıya gitmek zorunda kalanlar var. Her yere yaya geçidi yapılamadı, alt geçit yapıldı onları da (deniz seviyesine yakın olduğu için) su bastı. Üst geçitler yapılsa da (hepsi asansörlü olmadığı için) engelliler mağdur oldu.

Şehir ve kasaba geçişlerinde plansızlık nedeniyle bir şerit otoparka dönüştü. Trafik daha da sıkıştı. Hız sınırlamaları milleti canından bezdirdi. Çevre yolları yapımı gündeme geldi, çok azı gerçekleşti.

Yola paralel yapılaşma (daha önce “Laz Seddi” adını verdiğimiz) büyük bir duvara dönüştü, şehirlerin arkada kalan kısımlarını perdeledi. Tıpkı İzmir’in imbat rüzgarlarını kesen Kordonboyu’na benzer bir durum ortaya çıktı. Fakat burada İzmir gibi kat sınırlaması yok. Herkes kafasına ve bütçesine göre göğe doğru yükselme telaşında. Bunlar şehirlerin denizden gelen temiz havasını kesti. Ünye, Fatsa, Ordu ve diğer birçok şehir özellikle kışın hava kirliliği ile boğuşmaya başladı.

Karayolu ve köprüler her yağmurda baraj olup su baskınlarına ve sellere neden oluyor. Şehirlerin gelişme alanları dere yataklarını tehdit ettikçe felaketin boyutları artıyor.

Doğal kıyılar koca koca kayalarla doldu, kıyı boyunca balık üreme alanları yok oldu, katı atıklar sorun oldu, kanalizasyonlar denize deşarj edilirken, yaylalardan tertemiz doğan güzelim dereler sahile ulaştıklarında içilemez hale geldi. Türkiye’nin suyu en bol bölgesinde şişe suyu satışları patladı.

Bu konuda daha yazacak, söylenecek çok şey var[1]. Anlayana bu kadar yeter.

Bugün Samsun’dan Sarp’a 500 km’lik çizgisel bir şehir var. İdari anlamda kesik kesik, her birinin derdi aynı, çözümü aynı. Fakat idarecisi ve çözecek aklı farklı. Ortak sorunlar ortak akılla çözülür, birlik olmak lazım.

Diyoruz ki Samsun’dan Sarp’a uzanan bu upuzun şehre hep beraber sahip çıkalım. Karadeniz Sahil Belediyeler Birliği kurulsun, ortak hareket edilsin. Bu sorunlar tek başına çözülmez, yerleşmeler artık birleşmiş durumda, ayrı gayrı yok.

Dünyanın bu en güzel sahili korkunç bir beton yığınına dönüştü, mavi ve yeşilin arasına apartmanlardan oluşan kocaman bir set girdi. Estetikten yoksun, ucube mi ucube. Yarın bir gün yıkalım deseniz yıkılmaz, yenilenmesi veya kentsel dönüşümü zor, çünkü aktar çevir yapacak yer yok. Ne olur bu kötüye gidişe, çirkin mi çirkin yapılaşmaya bir dur diyelim. Hiç olmazsa bundan sonrasını kurtaralım. Sessiz kalmayalım gelecek nesiller bunun hesabını bize sorar. Heyyyy!!!..  Sesimizi duyan var mı?   

[1] Fazla bilgi için bkz.http://tucaum.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/280/2015/08/semp5_15.pdf

/Cevdet YILMAZ
20 Kasım 2018

19 Kasım 2018 Pazartesi

Karadeniz Sahil Yolu İzlenimleri - I (LAZ SEDDİ)

Konumuz Karadeniz Sahil Yolu güzergâhı ile ilgili. (Samsun kısmını atlayarak) Ünye’den başlayıp Hopa’ya kadar yaklaşık 500 km uzunluğundaki çizgisel şehre SAMSA, yine (Samsun’dan Sarp’a gidiş istikametinde sağ taraftaki) büyük ölçüde apartmanlardan oluşan beton bloğa da LAZ SEDDİ adını verdim.

Samsa’yı sonraya bırakıp, bugün “Laz Seddi”nden bahsedelim.

İsim nereden geliyor derseniz? Şöyle ki; 1986’da öğretmen olarak Sivas’a gittiğimde oradaki arkadaşlar (Sinoplu olduğumu söylememe rağmen) bana “aha, bir Laz öğretmen daha geldi” dediler. Biz Sinoplulara göre kültürel anlamda Lazlar taaa Rize’nin doğusunda Arhavi, Pazar, Hopa civarında olsalar da, meğer İç Anadolu’ya göre Karadeniz’den gelen herkes Laz kabul ediliyormuş. Bu durumda söz konusu bu seddi kim inşa etti?  Karadenizliler. (Karadenizli kim? İç Anadolu’dakilere göre Lazlar). Böylece biz de (Çin Seddi’ne nazire olsun 3 harfi geçmesin, biraz espri biraz da akılda kalsın diye) bu ucube görüntünün adını “Laz Seddi” koyduk.

Şimdi Laz Seddine dönelim. Samsun’dan Trabzon istikametine gidenlerin malumu olduğu üzere, yolculukları esnasında sağ tarafa baktıklarında, Terme’den sonra Çarşamba Ovası bitip de karayolu sahile vurduğunda, yaklaşık Ünye civarından başlayarak Hopa’ya kadar (birkaç yıla kalmaz, aradaki boşluklar da dolduğunda) yüzlerce kilometre uzunluğunda kesintisiz beton bir blokla karşı karşıyayız.

Bu set eskiden yoktu. (1950 sonrasından bahsediyorum). Karadeniz Sahil Yolu ise (bugünkü bölünmüş haliyle olmasa da) yine vardı. Bu yol boyunca; yaylalardan doğan akarsuların Karadeniz’e ulaştıkları ve azmak adı verilen küçük deltalar üzerinde bazı şehir ve kasabalar yer alıyordu. Az çok gelişmiş olanlarının il ve ilçe merkezlerini oluşturduğu bu yerleşmeler biraz doğu-batı, biraz da akarsu boyunca güneye doğru giriyor, (Ordu, Giresun, Trabzon, Rize gibi il merkezlerini hariç tutarsak), hemen hepsi az nüfuslu küçük kasabalardan meydana geliyordu.

Bu yerleşim birimlerinin aralarında, yol boyunca (tek tük evlerden oluşan, yeşillikler içinde kaybolan dağınık yerleşmeleri saymazsak) kilometrelerce boş alan vardı. İç Anadolu’dan, Marmara’dan sair yerlerden gelenler veya aynı güzergâh üzerinden bölge dışına çıkanlar, gittikleri yerlerde bu yolculuğu; “sağa bakınca yeşilin her tonu, sola bakınca masmavi deniz, ah canım Karadeniz” diye ballandıra ballandıra anlatırlardı.

Sonra ne mi oldu?

Karadeniz Bölgesinde köyler hızla boşaldı. Nüfusun önemli bir kısım bölge dışına çıkarken bir kısmı da sahile indi. Şehir ve kasabalar hızla büyüdü. Önü deniz, arkası yamaç, dere içleri de sel, taşkın, heyelan riskli olunca yerleşmeler ister istemez sahil ve karayolu boyunca doğu-batı yönlü olarak, çizgisel bir şekilde büyümeye başladı.

Kırdan kente göçün arkası kesilmeyince, yatay  / çizgisel büyüme bu kez dikey / gökyüzüne doğru büyümeye dönüştü. Binaların kat sayıları hızla arttı, bazı yerleşim birimlerinde 20 katı buldu.

Binalar da bina olsa; sıvalı sıvasız, boyalı boyasız, balkonlu balkonsuz, inşa halinde veya bitmiş, karma karışık, çoğu yerde bitişik nizam ve en azı ortalama 8-10 kat yükseklikte.  15-20 yıl gibi kısa bir zamanda yüzlerce kilometrelerce uzunlukta, (Sürmene’deki Memişağa Konağı gibi birkaç sivil mimari örneğini saymazsak) hiçbir estetik değer taşımayan “ucube” bir set ortaya çıktı.

Samsun’dan Rize’ye doğru giderken artık sağa bakınca yeşillikler değil işte bu acayip görüntü ile karşı karşıyayız. Halâ arada biraz boşluklar var, oralardan yine de yeşil görünüyor diye sevinmeyin, az kaldı oralar da dolacak.

Evet, Çin meşhur seddiyle geçmişte ülkesini düşmanlarından korudu, bugün turistlere gösterip para kazanıyor. Peki, bizim bu “Laz Seddi” ne işe yarar? Arkalarına aldıkları şehir ve kasabaların denizden gelen havasını kesmek, yol boyunca yeşilliklerle dolu çay ve fındık bahçelerini perdelemek, bulutların arasından uç vermiş güzelim yaylaları, başı karlı dağları görmemizi engellemek dışında, söyler misiniz bu set ne işe yarar?

500 km boyunca kıyı şeridi bu hale gelene kadar nasıl uyuduk (ve uyumaya devam ediyoruz)? Kaş (yol) yapayım derken göz çıkarılmasına / güzelliklerimizin yok olmasına kimler, nasıl sessiz kaldılar? Siz, biz bütün Karadenizliler böyle bir ucube ortaya çıkarken neredeydik? Hadi söyleyin, çekinmeyin. Dünyanın en güzel manzaralarından birini nasıl katlettik?

Daha da kötü olmadan uyanmamız, tedbir almamız gerekmez mi? Neyi bekliyoruz?

(Not: 7 Kasım 2013’te dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar Gelişen Kentler Zirvesi için Samsun’a gelmiş, Atakum Kültür Merkezi’nde “Çağdaş Şehircilik” üzerine bir konuşma yapmıştı. Soru cevap kısmında kendisine tarafımdan böyle bir problemin olduğu hatırlatılmış; “Karadeniz Sahil Belediyeler Birliği” kurulabilir ve İstanbul'daki "Boğaziçi Öngörünüm Yasası”na benzer bir düzenleme yapılarak estetiği önem verilebilir, bu çirkinlik ve kötüye gidiş önlenebilir diye çözüm önerisinde de bulunmuştuk. Cevap çok kısa ve netti: “Hocam biz Belediye Başkanlarına söyledik, artık çok katlı yapılara izin vermeyecekler”).

/Cevdet YILMAZ
19 Kasım 2018
http://www.habergazetesi.com.tr/yazarlar/17633/karadeniz-sahil-yolu-izlenimleri-ilaz-seddi

Çok Canımız Sıkıldı


Gecenin bir yarısı yataktan kalkıp, uçağa binip, yağmurlu bir İstanbul sabahı Sarıyer’e varan sivri akıllılardan biri de bendim…

Biri diyorum, Pazar pidesini sıcak evinde canından çok sevdiklerinle yemek varken, kalkmış Sarıyer’in o meşhur börekçilerinden birinde sabah demlenmesini yaparken,  dükkânın önünde yağmurdan sığınacak mekân arayanları gözlemliyordum…

Hepsi de benim gibi aynı kafadaydılar… Bir yaşam biçimi, bir tutku, bir sevda, bir kalp ağrısıdır Samsunsporluluk… Başka bir şeye benzemez… Yıllardır alt liglerde sürünen Sarıyer’in ne de çok karın ağrısı varmış Samsunspor ile bunu öğrendik!..  Oysa 14 senedir ne o bizim, ne de biz onun kapısını çalmışız… Ama gelin görün ki kazın ayağı öyle değil…

Sözlü tacizin, sert bakışların, hakaret ve küfrün bini bin para…  Sokakta, kahvede, börekçide, kahvede,  stada, kısaca her ortamda…  Ne yapmışız bunlara? Anlamak mümkün değil… Sarıyer’de oturanların yüzde 90’ının Karadenizli olduğuna dikkatinizi çekmek isterim… Maçtan yarım  saat önce başladılar havlamaya, maç boyunca, maç sonunda da sürdürdüler…  Boka bulaşmamak lazım mantığından yola çıkarak, hiç kimse muhatap almadı bu terbiyesiz yaratıkları…

Efendi, efendi, paşa, paşa duyduk, duymazdan geldik…  İstedik ki, sahada verelim cevabı…  Veriyorduk, vermesine de akıllının biri çomak soktu tekere… Harakiri yaptı…

Takımın içini boşaltıp, rakibin gücünü artırdı…  Karşılığını da aldırdı… Güldürmedi ne kendini, ne de bizim yüzümüzü… Yanındakilerde sağ olsun, üç maymunu oynadılar, karışmadılar, müdahale etmediler… Onların da canı sağ olsun, ama bilin isterim ki, çok ama çok canımızı sıktınız…

/Resul AKÇAY
19.11.2018