10 Eylül 2013 Salı

Çalıştay Ve Deniz Yolları –II

Canik Belediyesi tarafından düzenlenmiş “Samsun Trafik ve Ulaşım Çalıştayı”nda deniz yolu ulaşımının Samsun’a katkıları tartışılmıştır. Tartışmaların odak noktasını biri devlet, diğeri de özel sektörden sunulmuş tebliğler oluşturmuştu. Birbirlerinden habersiz hazırlanmış tebliğlerin ikisi de ortak paydayı bulmuştu. 

Dünkü yazımızda devlet sektöründen sunulmuş tebliğden söz etmiştik.  Bugünkü yazımızda da özel sektörün bakış açılarını yansıtmaya çalışacağız. Tebliğ, Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun ilk 100 firma içerisinde sürekli olarak yer alan Yeşilyurt Grup’un bir yöneticisinden gelmişti.

Yeşilyurt Liman İşletme Md. Sn. Ali Arif Aytaç’ın imzasını taşıyan tebliğde şunlar dile getirilmiştir: “Samsun’un, Ortadoğu, Türk Cumhuriyetleri,  Avrupa ve Ortadoğu-Afrika arasında bir aktarma merkezi ve köprü oluşturmasından kaynaklanan avantajlı konumunun da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bu konumunun en kilit ayağını deniz yolu oluşturmaktadır. Dış ticaretimizin miktar açısından yüzde 86,3’ü deniz yolu ile gerçekleştiriliyor. Samsun şehrini de bir liman şehrine dönüştürmek için kamu ve özel sektörün el ele çalışması gerekiyor.

Batısında ciddi bir üretim alanı, doğusunda ciddi bir tüketim alanı bulunan ilimizin coğrafi konumunun getirisi olan bu ayrıcalık, bölgede lojistik bir üst olma şansını da beraberinde getiriyor. Bu konuda son dönemde Samsun Valiliği koordinasyonluğunda yürütülen lojistik üs kurulması projesi hızla sonuçlandırılmalı ve faaliyete sokulmalıdır.

Kara yolu bağlantı yollarının ivedilikle çözülmesi gerekmektedir, bu noktada en aktif rol oynayacak kısım belki de demir yoludur. İlimizi bir aktarma olarak kullanmak isteyen firmalar vagonlarla tüm yüklerini dünyaya taşıyabilmelidir. Deniz ticaretinin turizm ayağı da buna paralel gelişme göstermesi gerekmektedir. Komşu ülkelerle özellikle yaz ayları günübirlik feribot seferleri ve benzeri aktiviteler düzenlenmeli ve teşvik edilmelidir. Bugün denizyolu taşımacılığında yaşadığımız sorunların tümünün kaynağı bunun öneminin farkında olamayışımız buna göre planımızın olmayışıdır… Bu bağlamda bugün bunları tartışıyor olmak bile bu konunun önemini anladığımızın göstergesidir…” 

Başarı dileklerimizle,
Selam ve sevgiler.
/Mustafa GENÇ 

9 Eylül 2013 Pazartesi

Samsun Trafik Ve Ulaşım Çalıştayı

8 Eylül 2013 Pazar günü Canik Belediyesi tarafından düzenlenmiş “Samsun Trafik ve Ulaşım Çalıştayı”nda idik. Çalıştayın amacı Samsun’nun kara, deniz, hava ve demir yollarının sorunlarını, bizzat bu sorunları yaşayanlarca belirlenip çözüm önerilerini üretmekti. Bir taraftan sorunları belirlerken, diğer taraftan çözümleri de üretmek temel amaçtı.

Tebliğcilerden ve ve konuşma yapanlardan bu durum özellikle rica edilmişti. Toplam Kalite Yönetimi felsefesine göre bir sorunun en iyi çözümünü, yine o sorunu yaşayan bilir. Nasreddin Hoca’nın mantığı da bu değil miydi?  Damdan düşen Hoca’ya herkes, “aman Hocam, geçmiş olsun, nasıl oldu, bir şeyin var mı?” diyenlere , “bana damdan düşen birini getirin “ demişti ya… İşte 8 Eylül çalıştayı da böyle kurgulanmıştır.

Söz konusu çalıştayda kara, deniz, hava ve demir yolu sektörü yetkilileri çağrılmıştır. Özellikle dolmuşçular ve minibüsçüler şikayetçiydi. “Bir dokun, bin ah duy!” derler ya… Onlar da böyle.

Canik Belediye Başkanı’nın “ Samsun’un ulaşım sorunu, bir çay içimi kadar bir sürede çözülür” sözüne, İkinci Dolmuş Hattı dernek ikinci başkanının, “Sayın Başkanım, biz şimdiye kadar üç ton çay içtik, yine de çözemedik” cevabı ilginçti.  Paylaştığımızda görüleceği gibi her sektörden önemli öneriler geliştirilmiştir.

Samsun’un yakın tarihinde ilk defa yapılmış böyle bir çalıştayın sorunlara önerdiği çözümlerin pratik değere dönüştürülmesi siyasilere bağlıdır. Aksi halde bu ve buna benzer çözümlerin anlamı olmaz. Üretilmiş çözümlerin anlamlandırılması siyasilerin elindedir. Dileriz ki, “ Trafik ve Ulaşım Çalıştayı”nda üretilmiş çözümler siyasilerde bir anlam kazanır. Hayırlara vesile olması dileğiyle selam ve sevgiler…

09.09.2013
/Mustafa GENÇ

LORECa®

Onun adı telaffuz edildiğinde, tanıyanların yüzlerinde kendiliğinden bir tebessüm oluşur. Ele avuca sığmayan, zeki, pes etmeyi kabullenmeyen, iletişimi üst seviyede tutan, yenilikçi bir yaşam tarzını benimsemiştir Erol Acer. Babasının memuriyeti nedeniyle bulunduğu Samsun’u; zaman zaman ayrılıklar yaşasa da memleket kabul etmiş, yerleşmiş.

Uzun zamandan bu yana biraraya gelememiştik. Bir toplantı vesilesi ile fırsat yaratarak işyerine geçtik. İşyerinin girişinde bizi iki adet bilgisayar kontrollü elektronik çip montaj ve boyutlandırma makinesi karşılıyordu. Yeterli fiziki alan olmadığından danışma masası arkasına yerleştirdiği makineleri, binada 380 volt akım bağlantısı olmadığından üretime de alamamış Erol ACER.

Şaka gibi. 1984 yılında girdiği “İşitme Cihazları” sektöründe günümüzde LORECa® markası adı altında üretim ve satış yapıyor. 2011 yılında küresel firmalar OEM ve OBL ile ortak yatırım anlaşması imzalayan Erol ACER, günümüzde ürettiği ürünleri Afrika, Ortadoğu ve Türk Cumhuriyetlerine ihraç ediyor. İşitme cihazı üretiminde Türkiye’de faaliyet gösteren ikinci firma olan  LORECa® , Türk Patent Enstitüsü tarafından patentlenen, Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanan sosyal sorumluluk projesine yoğunlaşmış durumda.

Proje kapsamında LORECa® tarafından üretimi yapılan “Self Servis İşitme Test Cihazları” kamuya açık alanlara, AVM’lere yerleştirilerek 1 TL karşılığında hizmete sunulacak. Oluşturulan kaynak ile alım gücü olmayan işitme kaybı yaşayan vatandaşlarımızın tedavileri sağlanacak ve İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği’ne katkı sağlanacak.

Proje kapsamında Vodofone ve Mediamarkt gibi firmalarla görüşmelere devam ediyorlar. Küresel firmaların tekelinde olan bir sektörde üretim yapmayı seçen Erol ACER’e mevcut zincirin bir parçası olmayı neden denemediğini sorduğumda tebessüm ediyor. Zira, rakipleri gerçekten çok ama çok güçlü. Sektörde deyim yerindeyse gerilla mücadelesi veriyor. Sorularımdan bunalmış olacak ki konuyu değiştiriyor, çocuklarının eğitimini Çin’de yaptırmak istediğini belirtiyor.

Zordur Samsun’da, Türkiye’de üretim yapmak değerli okurlar. Ne vatandaşımız ne de kurumlarımız itibar etmez yerli üreticiye. Yabancıya tanıdıkları krediyi size açmazlar. Toleranslı yaklaşımları unutun. Eksiklikleriniz, yanlışlarınız yüzünüze vurulduğu gibi kimse çıkıp da yapılması gerekeni size anlatmaz. Kendi memleketinizde, kendi vatanınızda mülteci gibi hissedersiniz kendinizi. Dünyanın dört bir tarafına ihracat yapsanız da kendi memleketinize, kendi ülkenize ürün satamazsınız/sattırmazlar.

Çok yorarlar sizi. Bunlar kimi zaman sürekli değişen mevzuat olur, kimi zaman vergilendirme olur, kimi zaman genç nüfusun emsallerine göre yoğun olduğu ülkemizde nitelikli personel temin edememek olur. Üretim yapacak yer bulamamak, yüksek finansman maliyetleri ve üreticinin kredilendirilmesindeki zorlukları ise kanıksadık artık. Samsunlu üreticimiz Süleyman SALUR’un ürettiği ürünü mevzuat kapsamına aldırabilmek için yıllardır verdiği mücadeleyi bir dinleyin, bir okuyun o zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız değerli okurlar.

Onlar bizim üreten yüzlerimiz, katma değeri de istihdamı da onlar sağlıyor yardım edelim, gelişimlerine katkı koyamasak da engel olmayalım diyen olmaz. Her şeye rağmen onlar durmuyor, üretmeye gayret ediyor. Yazının etkisinde kalıp LORECa®’yı ziyaret etmek isterseniz eğer sakın gitmeyin. Zira, göreceğiniz işyeri sizleri yanıltabilir, şaşırabilirsiniz. Sağlıcakla

09.09.2013
/Kadir GÜRKAN

8 Eylül 2013 Pazar

Samsun’un Görünen Yüzü

Bir haftalık molanın ardından kaldığımız yerden görüş ve düşüncelerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Yaklaşık 15 gün süre ile Samsun sokaklarını arşınladık. Uzun süredir Samsun dışında yaşayan bir Samsunlu olarak elbette pek çok uygulama eksikliklerine şahit olduk. Örneğin kaldırımlarda park eden araçlar için konulan porkomat cihazları konusunda vatandaşların önemli problemler ile karşı karşıya kaldığını gözlemledik.

Kaldırıma aracını park ettiğinizde parkomat kullanma alışkanlığınız yok ise, aracınıza döndüğünüzde üzerinde 88 TL. yazılı bir kırmızı bir makbuz ile karşı karşıya kalmaktasınız. Eğer bu makbuzu orada bulunan görevliye götürmez iseniz ve aracınızı alıp giderseniz 88 TL.yi ödemek zorundasınız. Görevliye giderek bu makbuzun ne anlama geldiğini sorarsanız, görevli sizden 5 TL. talep edecek ve makbuzu iptal edecektir. Dikkatimizi çeken konu, görevlilerin sürekli olarak kaldırımlarda araçlarını park eden kişileri uyarmak ve parkometreye yöneltmek yerine, 20-30 dakika ara ile sadece ellerindeki makbuzlar ile otopark fişlerini almayan araçlara tebliğ makbuzlarını yazmak için ortaya çıkmalarıdır. Yaklaşık 5 kez aracımızı kaldırıma park ederek bu uygulamayı bizzat tespit etmiş bulunmaktayız.

Kentin belediye başkanlığı seçimlerine odaklanması ve aday adayları üzerinde çeşitli spekülasyonların yaratılması, seçimlerin hararetli bir ortamda geçeceğinin sinyallerini vermektedir. Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Suat Kılıç isminin sık telafuz edilmesi, mevcut belde belediye başkanlarının karşılarına çıkacak isimlerin de kamuoyunun yakından bildiği kişiler olması, her geçen gün tansiyonu yükseltecek bir görüntü ortaya çıkarmaktadır. Samsun’un değişen çehresini elbette hiç kimse iddia edemez. Fiziki olarak özellikle son 10 yılda önemli değişiklikler yaşanmıştır. Ancak kentin genel sorunu ülkenin de temel sorunu olan istihdam sahalarının üretilememesidir.

En iyi 500 ve 100 firma arasında Samsun’dan da bazı firmaları isimlerini görmek elbette onur vericidir. Ancak bu firmaların sağladığı istihdam oranları kentteki istihdam darlığına çerez bile olamamaktadır. Bir zamanlar sadece bir Tekel Tütün ve Sigara İşletmeleri, binlerce kişiye ekmek kapısı olmuş ve sürekliliği nedeniyle yıllarca yine binlerce kişinin bu işletmelerden emekli olmasına zemin hazırlamıştır. AVM’lerin kent ekonomisine kazandırdığı katma değer elbette inkar edilemez. Ancak şehir içinde tesis edilen AVM’ler öncelikle küçük esnafın mağduriyetlerine neden olmaktadır. Bu tür alışveriş merkezlerine giden kişiler genellikle orta ve üst düzey gelir sahibine sahip kişilerdir. Al gelir gurubundaki kişiler ise sadece gezmek amacı ile vitrinlerin önünde yutkunarak sergilenen ürünleri izler dururlar. Orta ve üst gelir düzeyine sahip kişiler de özel arabaları ile alışveriş merkezlerine gittiğinden, AVM’lerin şehir dışına çıkarılmasında hiçbir mahzur bulunmamaktadır. Böylece alt gelir gurubunda bulunan kişiler de kent merkezlerindeki küçük esnaftan ihtiyaçlarını karşılayacakları için kepenklerin kapanması önlenecektir.

Saathane Meydanının yeniden düzenlenmesi çalışmalarında, yıllardır bu bölgede esnaflık yapan kişilerin yargı yoluna gitmeden ikna edilmeleri gerekirdi. Elbette yargı müspet veya menfi bir karar verecektir. Önemli olan vicdanlardaki karardır. Kent düzeyinde gerçekleştirilecek projeler daha masa üzerinde iken tartışmaların yaşanması ve ortak bir akıl oluşturularak asgari müştereklerde birleşilmesi gerekir. Kentte yaşayanların da Samsun’un gelişmesine yönelik projelere karşı çıkması gibi bir durum elbette söz konusu olamaz. Ancak gerekli diyaloglar oluşturulamaz ise, projenin kente olan katkısı ne olursa olsun tartışmaları da beraberinde getirecektir.

Örneğin Atakum sahillerindeki eğlence ve dinlenme tesisleri kesinlikle kalite standartlarına uygun hale getirilmelidir. Bu konuda yaklaşan seçimler nedeniyle oy kaybı hesabı yapılmadan, tesislerdeki kontroller artırılmalı, özellikle deniz kenarında yer alan tesisler ya modern hale getirilmeli, eğer yıkılmaları gerekiyor ise, mekan sahiplerinin rızasını alabilecek şekilde kendilerine yerler tahsis edilmelidir.

/Süleyman SALUR
08 Eylül 2013

Kara Tren Gecikir Belki Hiç Gelmez


Sahil Demiryolu hattının Bafra`dan başlaması gerektiğine inanan ve Çarşamba`dan nüfus, arazi ve ekonomik anlamda daha büyük olduklarını bilen Bafralılar, yanlış fizibilitenin kurbanı olmuşlardı. Sizler bu yazıyı okumaya başlamadan önce bir kaç soru sormak istiyorum. Tren Yolu Sokak denilince aklınıza neler geliyor? Tren Yolu Sokak`ın nerede olduğunu bileniniz var mı? Peki, sokağın var olduğunu, nerede olduğunu bilip de neden o ismin verildiğini biliyor musunuz? Yoksa siz de bir zamanlar Bafra ile Samsun arasında tren rayları döşeli olduğunu, yolcu ve yük taşındığını sananlardan mısınız? Öyleyse yanıldınız!

Tren Sokak`ta gördüğünüz ya da var olduğunu duyduğunuz raylar hiçbir zaman Samsun`a ulaşmadı.
Bafra-Samsun Demiryolu, tohumları 123 yıl önce atılan, 33 sene sonra filizlenen ancak yanlış hesaplar sonucu 90 yıldır gerçekleşemeyen bir rüyadır. Haydi şimdi yılan hikayesine dönen ve yalan olan “Tren Yolu” nun bilinmeyen tarihine bir yolculuk yapalım. Ve gördüğünüz, duyduğunuz tren raylarının Bafra`yı, Samsun`a değil Kumcağız`a bağladığını öğrenelim.

Osmanlı Devleti, 1800`lü yılların başında Avrupa`da kullanılmaya başlanan buharlı tren ile 1857 yılında tanıştı. Dünya`da yük ve yolcu taşımacılığında çığır açan bu gelişmeye kayıtsız kalmayan Osmanlı Devleti, 50 yıl içinde birçok yere demiryolu döşedi. Sürekli büyüyen demiryolu hatları için, Karadeniz Bölgesinde de çalışmalar yapıldı. 1890`lı yıllarda Samsun, 3000 haneye sahip ve sürekli büyüyen bir şehirdi. Şehir büyüdükçe Samsun İskelesinin de önemi artmaktaydı. Kaza merkezleri ve çevredeki diğer şehir ve kasabaların da demiryolu bağlantıları kaçınılmaz hale gelmişti.
Doğru dürüst bir karayolunun da olmaması nedeniyle Merzifon`dan Samsun iskelesine getirilen bir malın maliyeti Amerika`dan Samsun iskelesine getirilen malların taşıma bedeliyle neredeyse aynıydı.
Bu sıkıntıları gören Şura-yı Devlet, 1890 yılında Bafra-Sinop-Samsun Demiryolu projesini hazırlamışsa da bu proje sadece kağıt üzerinde kaldı.

Bafra, demiryolu düşüncesi ile o yıllarda tanıştı. Atatürk`ün kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti, yurdun dört bir yanını demir ağlar ile döşemeye kararlıydı. Milli Mücadele yıllarında ilk adımını Samsun`a atan ve Kurtuluş Savaşı`nı Samsun`dan başlatan Atatürk, yerli sermaye ile ilk demiryolu projesini de Samsun`da başlattı.

6 Aralık 1923 tarihinde Türk tütün piyasasının büyük ihracat firması sahiplerinden Nemlizadeler ile Nafıa Vekaleti arasında Çarşamba ve Bafra ovalarını Samsun limanına bağlayacak olan Alaçam ve Terme uzatmalarının da dahil edilebileceği yaklaşık 150 km uzunluğunda ve 75 cm genişliğinde dar bir demiryolu hattı döşenmesi hususunda 37 maddelik bir sözleşme imzalandı. Anlaşmaya göre şirket Bafra-Alaçam ve Çarşamba-Terme uzatmalarını isterse ve imkânları elverirse yapacak bunu da 3 yıl içinde bildirecekti.

Nemlizadeler, anlaşmadan kısa süre sonra Samsun Sahil Demiryolları Türk Anonim Şirketini kurdu.
Sıra fizibilite ve inşaat aşamasına gelmişti. Şirketin keşif mühendisleri Mart 1924`de Samsun`a gelerek, Samsun-Çarşamba arası demiryolunun güzergâhını tespit ettiler, haritaları hazırlayıp Nafia Vekâletine (Bayındırlık Bakanlığı) onaylattılar.

Bütün hazırlıkları tamamlanan demiryolu için temel atma zamanı gelmişti. O günlerde Atatürk`ün Trabzon`da olduğunu öğrenen Nemlizade Mahdumları`ndan Galib Bey Mustafa Kemal Atatürk`ü temel atma töreni için Samsun`a davet etti ve gelecekleri zamanın bildirilmesini rica ve arz etti. Galib Bey, paşanın temel atma törenine gelmesi için beklemeyi düşünüyordu. Aynı gün, 16 Eylül 1924 tarihinde Paşa telgraf ile cevap verdi ve “Gelme tarihim belli değil, inşaata başlayın”emri verdi.

Atatürk`ün verdiği cevap ulusu ilgilendiren konulardaki titizliğinin göstergesidir. Samsun`a ilk adımdan 5 yıl sonra Mustafa Kemal Atatürk Samsun`a ikinci kez ama Türk sermayesi ile yapılacak ilk demiryolu ağı için geldi. Samsun`da büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılanan Paşa, 21 Eylül tarihinde gerçekleştirilen temel atma töreninde gümüş bir kazma ve kürekle harç koydu ve Samsunlulara bir konuşma yaptı.

1 Eylül 1926 yılında işletmeye açılan Samsun-Çarşamba demiryolu hattı, işletmeyi ayakta tutabilecek yolcu ve yük kapasitesine ulaşamadı. Şirket 1928 yılından sonra sürekli açık vermeye başladı. İşletme geliri giderlerden 15.081 lira fazla gözükse de, amortisman masrafları düşüldüğünde 1931 senesi bütçesi 13.204 lira açık verdi. Buna neden olarak, demiryolu hattının Yeşilırmak`ı aşıp Çarşamba`nın karşı kıyısına ulaşamaması ve demiryollarıyla aynı tarihlerde inşaatına başlanan Çarşamba şosesinin çağdaş bir şekilde inşa edilmiş olması ve bu güzergâhta karayolu-demiryolu rekabetinin başlamış olduğu düşünülmekteydi.

Maalesef, Samsun Sahil Demiryolu, ticari hacmi daha büyük olan Bafra`ya doğru başlayamadı. Bugün olduğu gibi o gün de siyaset ağır bastı. Demiryolu ağı o günün en iyi şose yoluna sahip olan Çarşamba`ya doğru yapıldı. Samsun Çarşamba arası demiryolunun kar etmemesinin birçok sebebi var ama demiryolunu kara geçirecek hat ise Samsun-Bafra-Alaçam hattı idi. Bafra Kereste Fabrikasının açılması Bafra`yı tütünden sonra kereste ticaretinde de önemli bir noktaya getirdi.

Bafra`nın önemini bilen ve Çarşamba hattından umduğunu bulamayan şirket, 1927 yılında fizibilite çalışmasını da yapmıştı. Şirket karını yüzde 50 artıracağı öngörülen projeye göre Samsun-Bafra demiryolu, 1 Milyon 284 Bin liralık bir yatırım ile inşa edilebilecekti. Çarşamba`ya göre daha az hafriyat çalışması yapılacak olması Samsun-Bafra demiryolu hattının daha ekonomik olmasını sağlayacaktı. Denize yakın yerlerden geçmesi planlanan hat 60 km uzunluğunda olacaktı.

Kullanılacak lokomotifin hızı saatte 15 km`dir. Bu günlerle kıyaslandığında çok uzun sayılabilecek yolculuk o günler için çok kısa, güvenli ve zahmetsizdir. Zira katırlarla Alaçam ve Samsun rıhtımlarına mal getirmek çok uzun, yorucu, tehlikeli ve masraflıdır. 1926-1931 yılları arasında şirket tarafında işletilen ve sürekli zarar eden demiryolu 1933 yılında Devlet Demiryollarına devredildi. Samsun-Çarşamba demiryolunun Devlet Demiryollarına devri Bafralının hayallerini de suya düşürdü. Oysa 1927 yılında yapılan fizibilite çalışmasından çok umutluydular.

Yaşanan tüm gelişmeleri yakından takip eden Bafralı, işletmenin devletleştirilmesinden sonra müthiş bir kamuoyu oluşturdu. Fırka, Halkevleri ve Bafra Gazetesi sürekli bu konuda kulis yaptı.

O günlerde yaşananlar, 4 Ekim 1934 tarihli Bafra Gazetesi`nde “SAHİL DEMİRYOLLARI BAFRAYA UZADILMALIDIR” başlığı ile bir kez daha dile getirilmişti. Gazetenin haberine göre kulis çalışmaları sonuç vermiş ve Devlet Demir Yolları Kayseri işletme 4. Şube Müfettişi Muhsin Bey ve Mühendis Mustafa Bey inceleme için Bafra`ya gönderilmişti. Partililer, Halkevi heyeti ve 1929 yılında kurulan Kereste Fabrikası müdürü ile temaslarda bulunan heyet, hat güzergâhı hakkında da bilgilendirildikten sonra Samsun`a döndü. 1924 yılından beri demiryolu bekleyen ve şirketin devri ile hayal kırıklığına uğraya Bafralı bir kez daha umutlanmıştı.

Bafralının sevinci gazetede şu sözlerle ifade edilmişti: “Bu teşebbüsleri duyan halk büyük bir sevinçle bu ziyareti karşıladı. Ve hattın yakın bir zamanda yapılacağı ve şimendöferin (şimendifer-tren) kasabamıza geleceği ümitleri daha ziyade kuvvetleşti.” 
              
Bafra`nın o günkü ekonomik durumu hakkında da özet bilgiler veren habere göre senede 5 Bin ton tütün, 2 Bin ton kereste, bin ton da değişik ürün ihraç ediliyor, 6 Bin ton mal da dışarından Samsun İskelesi aracılığı ile Bafra`ya getiriliyordu. Demiryolunun önemi Bafralı için çok büyüktü. Bu önem yazının son bölümünde şu sözlerle vurgulandı:

“Bu memleketin iktisadi yükselişinde en mühim bir amil olacağı kanaatı kat`iyesi demiryolunun yakın bir zamanda Bafra`ya getirilmesini icap ettirdiğini sanıyor ve muhterem Nafia Vekilimiz Ali Beyefendi Hazretlerinin şu teşebbüslerinin en kısa bir zamanda fiiliyat sahasına çıkarak 6700 nüfuslu Bafra`mıza hayat ve refah bahşedecekleri hakkındaki ümidimizin kuvvetleştiğini görmekle memnun ve bahtiyar bulunuyoruz.”
               
Sahil Demiryolu hattının Bafra`dan başlaması gerektiğine inanan ve Çarşamba`dan nüfus, arazi ve ekonomik anlamda daha büyük olduklarını bilen Bafralılar, yanlış fizibilitenin kurbanı olmuşlardı. Bafralının hayalini kurduğu,  uzayıp giden o tren yolları, bir türlü hayata geçirilemedi. Maküs talihinin değişmesi başka baharlara kaldı.

Siz şimdi, “Peki, Bafra`daki Tren Yolu Sokak ve o raylar da ne” diye soracaksınızdır haklı olarak.  O, ne işe yaradığını bilmediğiniz ya da bir zamanlar Samsun`a kadar uzadığını sandığınız raylar, 1929 yılında kurulan Bafra Kereste Fabrikası`nın işlediği kerestelerin, Kumcağız İskelesine taşınması amacı ile döşenmişti. 1931 yılında kereste taşımaya başlayan demiryolu fabrikanın yandığı 1946 yılına kadar Kumcağız İskelesine kereste taşıdı

/Recep Yılmaz
08.09.2013

7 Eylül 2013 Cumartesi

Çok Basit Bir Sanatı Unuttuk

Halk İskelesi’ndeyim: Gökyüzünde derin bir mavilik. Denizde ise çarşaf gibi dalgalar; usul usul kıyıya vurmakta… Çocuklar koşarak dalgalar üstünden denize dalmakta. Kumsalda güneşlenen hanımlar, kendisini kuma gömmeye çalışan yaşlılar… Sahil yolunda gezinen insanlar… Sanki, hepsi mutlu!
***

“Deniz Kıyılarının Halka Açılması” için muhabirken verdiğim çabalar aklıma geliyor! Zaman ve toplum, her daim ileri gidiyor… Akşam güneşi denize yansıyor. İşte ömrümüzden bir gün daha gidiyor!
***
Yanımda tiyatrodan öğrencimiz Kamil arkadaşım: “Hocam son yazınızda iyi bayramlar bile dememişsiniz!”  diyor.  “Ne demişim?” diyorum.  “The Tımes ile Nesweek’i karşılaştırmışsınız… Sonra da hadi ben kaçtım demişsiniz!” diyor. “Birbirleri ile savaşan Müslümanların ortasında “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” da dememiş miyim?” diyorum. “Dememişsiniz hocam.” diyor. “Diyelim o halde diyorum.” “Diyelim hocam” diyor:  “YURTTA SULH CİHANDA SULH” diyerek bağırıyor! Denizde çocuklar el sallıyor… Martılar mavilikte uçuyor…
***

An, itibarıyla Haber Gazetesi’nden Yazı İşleri Müdürüm Okan ARALAN arıyor: -Müzik bölümüne kayıtların ne zaman yapılacağını- soruyor… “Eylülde.” diyorum. Sahildeki cafede, Alpay’ın “Eylülde Gel” şarkısı çalıyor. Okan ARALAN tatilimin nasıl geçtiğini soruyor. “Yurt içi, yurtdışı geçti işte!” diyorum. “Bu hafta yazmaya başlarsın” diyor. “Bakarız!” diyorum. Okumayan toplumda yazmak içimden gelmiyor!
***

Aydınlanma devrimini tamamlayamamış toplumlarda, yazmanın / okumanın önemine değiniyorum! Okan Aralan: ”İşim çok diyor” Gazetesini baskıya hazırlıyor…
***

Evet Halk İskelesi’ndeyim: Gökyüzünde derin mi derin bir mavilik. Denize koşarak dalan çocuklar… Kumsalda bronzlaşan hanımlar… Eşarbı ile denize giren kadınlar. Kuma kendisini gömmüş yaşlılar. Geçim derdinden uzak, sahilde gezinen insanlar… Mutlular mı? Evet mutlular!
***

Tiyatrodan öğrencimiz Kamil’in dilinde savaş haberleri… “Suriye – Ortadoğu meselesi…” Çivileme Halk İskelesi’nden denize dalıyorum!.. Aklımda Martin Luter’in bilinen o sözü: “Kuşlar gibi uçmayı balıklar gibi yüzmeyi öğrendik ancak ÇOK BASİT BİR SANATI UNUTTUK kardeşçe yaşamayı!
 ***
Balıkların size selamı var!

07.09.2013
/Ersin ERGE

Atatürk Büstüne Saldırmak İhanettir!

Diyorlar ki; “Atatürk büstüne saldırmak provokatif eylemdir ” , “Üzüntü ve utanç vericidir.” Eğer bu eylem Samsun gibi Kurtuluş Savaşı meşalesinin ilk ateşlerinin yakıldığı Atatürk’ün şehrinde yapılmışsa; kimse kusura bakmasın bu bir ihanettir. Bu vatana, bu bayrağa, bu millete ve şehitlerimize ihanettir. Hangi hastalıklı ruh, bunu yapar bilmiyorum. Atatürk büstüne saldırmak kime ne kazandırır, kimin hangi duygularını bastırır? Bunu anlamak için hastalıklı ruh taşımak gerekir. Bu yüzden yorumu hastalıklı ruhlara bırakıyorum. Çünkü Atatürk’e yapılan her türlü saldırıyı vefasızlık ve hainlik olarak görüyorum.

Samsun'un İlkadım İlçesi İlyasköy Türk-İş İlkokulu'nun bahçesindeki Atatürk büstüne yapılan çirkin saldırının Atatürk’ün şehri, Samsun’da yaşanması büyük bir talihsizlik olmuştur. Bu saldırının duyulmasının tam da 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına denk gelmesi; hem üzüntü hem de utanç vericidir. Şüphe yok ki, Atatürk’e yapılan her türlü saldırının temelinde medeni dünyaya hazımsızlık ve ihanet vardır. Bu ihanet saldırısını yapanların ortaya çıkarılması ya da cezalandırılması ( Eğer hala Atatürk’e saldırmak yasalarımızda suç ise) bu müeyyide hastalıklı ruhları değiştirir mi bilmiyorum. Saldırıyı yapanın bir çocuk ya da bir deli olması halinde ise başka şeyler sorgulanmalıdır. Ne çocuk ne de deli böyle bir saldırıyı tek başına yapmaz. Saldırganlar ya da saldırgan başka bir şeye değil de neden Atatürk büstüne saldırmaktadır? Doğrusu içi ihanet dolu hiçbir saldırı Atatürk gerçeğini asla karalayamaz ve değiştiremez. Atatürk ve kahraman silah arkadaşları bu ülke ve bu millet için çok önemli ve vazgeçilmez değerlerdir. Atatürk olmasaydı bugün üzerinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti Devleti özgür ve bağımsız olur muydu? Bunu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkiye’de çeşitli şekillerde ve statülerde yaşayan herkes düşünmelidir. İhanetin ve vefasızlığın ciddi anlamda tavan yaptığı günümüzde; Atatürk büstüne Samsun’da yapılan saldırının basit bir hareket olmadığını düşünmek zorundayız. Bize ne oldu ki, Samsun gibi Atatürk’e sevgi ve saygıyla bağlı bir şehirde bu çirkin saldırı yaşandı? Maalesef bunu anlamakta çok zorlanıyoruz. Bu tür çirkin saldırılar abartılmadan dikkatle takip edilmeli ve engellenmelidir. Atatürk’e saldırmak aslında çok şeydir. Her şeyden önce Atatürk’e saldırmak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, milletinin bölünmez bütünlüğüne ve Ne Mutlu Türküm Diyene sözüne bağlı olanlara saldırmaktır. Bunun aksini düşünmeye zorlamak ve Atatürk tabulaştırılıyor yaygarası koparmak maksatlıdır.

Samsun’da Atatürk büstüne yapılan saldırı Samsunluların Atatürk sevdalılarının kabul etmediği vefasızlık ve ihanettir. Ama bu çirkin saldırıdan asıl utanması gereken Samsunlular değil, Atatürk düşmanı ve karşıtlarıdır. Samsun’un ve Samsunluların Atatürk’e olan sevgisi ve vefasını test etmeye kalkışmak çirkin saldırılar peşinde koşanların aptallıklarıdır. Samsunluların durduğu ve duracağı yer her zaman Atatürk’ün yanıdır.

07.09.2013
/Ayhan HAMLI

6 Eylül 2013 Cuma

Canik Anadolu İmam-Hatip Lisesi Açıldı, Hayırlı Olsun

Bir ilim ve irfan yuvası daha Canik’te açıldı. Eğitim, milletlerin yegâne geleceğidir. Hiçbir yöneticinin milletine, eğitimden daha büyük bir hizmet yapacağına inanmıyoruz. Bunun içindir ki Canik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nin açılışını önemsiyoruz. Aslında gecikmiş bir açılıştı. Nüfusu 100 bine yaklaşmış bir ilçede yalnız bir imam-hatip lisesi ve ortaokulunun yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Canik’te ikinci bir imam-hatip ortaokulu ise göz ardı edilemeyecek bir ihtiyaçtır.

Canik Anadolu İmam-Hatip Lisesi’nin açılış sürecine katkılarını esirgemeyen Valimiz Sn. Hüseyin Aksoy’a, eski kaymakamımız Sn. Abdullah Kalkan’a ve her düzeydeki bürokratlara milletimiz ve Canikliler adına şükran borçluyuz. İmam-hatip davası, bu milletin ortak davası ve paydasıdır. Bunu önemsememizin iki önemli nedeni vardır: Bunlardan birincisi diğer okullarımızda yeterli düzeyde din öğretiminin ve eğitiminin verilememesidir. İslam yalnız Kur’an-ı Kerim okumaktan, namaz kılmaktan ya da Peygamberimiz (SAV)’in hayatından birkaç sayfa bilmekten ibaret değildir. Bunun için diğer eğitim kurumlarında yeterli derecede İslâm dini öğretilemiyor diyoruz.

İkincisi ise, imam-hatip okullarında verilen din eğitiminin genelde cemaat anlayışlarının üzerinde olmasıdır. Cemaat-tarikat algıları sübjektif olup imam-hatip okullarınınki ise objektife daha yakın olmaktadır. Her dini cemaatin hizmetlerinin bu okullardan mezun olanlarca yürütülmekte olduğunu biliyoruz. Yalnız bu durum bile imam-hatip okullarının önemini ortaya koymaktadır. İmam-hatip okullarının cemaat-tarikat ve siyaset üstü olduklarına inanıyoruz. Bu okullarda açıkların, kapalıların, CHP’lilerin, MHP’lilerin, Saadetlilerin, AK Partililerin ve tüm siyasilerin çocukları okumaktadır. Hepimizin umududurlar.

Bunun içindir ki, imam-hatip okullarını Türkiye’nin son manevi kaleleri olarak kabul ediyoruz. Bu okullara sahip çıkmak, aziz milletimizin geleceğine, tarihine ve dinine sahip çıkmak anlamına gelir. Aksi bir yöneliş; bilerek ya da bilmeyerek milletimizin bu değerlerine düşmanlık olduğunu düşünüyoruz. Selam ve sevgi ile… NOT: Kayıtlar Fatih Temiz Ortaokulu’nda yapılmaktadır. 

06.09.2013
/Mustafa GENÇ
http://www.habergazetesi.com.tr/kose-yazilari/mustafa-genc/5152/canik-anadolu-imam-hatip-lisesi-acildi-hayirli-olsun-/

Mücadele Ve Kazanma Hırsı

Her nasıl olmuşsa ilk maçta giyilen pitikareli gri forma, benim gibi pek çok kişiyi memnun etmemiş olacak ki dün akşamki maça o bildik kırmızı ve beyaz'ın hakim olduğu güzel tasarımlı formaya dönülmüştü... Olay budur, farkındalık yaratmaya gerek yoktur... Maçın ilk yarısında kanatlardan ceza alanına yapılan orta teşebbüslerinin etkisiz ve cılız oluşları soru işaretleri bıraktı bende... Tıpkı Adnan'ın ısınırken sakatlanması gibi oldukça şaşırtıcı... Kim demişse doğru demiş... "İyi bir kaleci eşittir, 1 puandır"

Devrenin ortalarında Emre'nin gollük şutunda gole izin vermeyen kaleci Soner, bu kurtarışıyla geriye düşülmesini önlerken, takımının maça tutunmasını da sağladı... Pozisyon sonrası gerçekleştirilen atakta kazanılan serbest vuruşta bir savunma oyuncusu olan Murat gerilerden gelip takımını öne geçiren golü attı... Aynı Soner ikinci yarıda da iki net gol pozisyonunda harika kurtarışlar yaptı ve alınan üç puanda büyük pay sahibi oldu... Evet, iyi kaleci her zaman garanti 1 puandır... İlk gol, Samsun'a 4 oyuncusundan mahrum gelen, ancak maça iyi başlayıp oyunun kontrolünü elinde barındıran Fethiyespor için adeta yıkım oldu... Dirençleri düştü, mücadele güçleri azaldı, demorolize oldular... Gol dakikasından, devre bitimine kadar farkı artırmak isteyen Samsunspor karşısında sadece savunmayı düşündüler... Soner’i yoracak tek bir atak geliştiremediler...

İkinci yarıda eşitlik golünü arayan Fethiyespor'un karşısına gününde bir Soner ile çalışkan bir defans çıktı... Murat, Cemil, Fatih ve Erdem sahanın en iyilerinden di... Musa yılların tecrübe birikimini artık sahaya yansıtmaya başladı... Kalpar hocanın Turgay ve sonrasında da Şaban'ı oyuna sürmesi üstünlüğü koruma kaygısından başka bir şey değildi... Bu plan tuttu ve öncesinde Serkan, sonrasında da Turgay ile yakalanan pozisyonlar sonrası ikinci gol yine bir kontratakla geldi...

Dünkü maçta da orta saha zaafiyeti görüldü... Tıpkı diğer maçlarda olduğu gibi... Umarım alınması düşünülen üç futbolcu bu yaraya merhem olur... Galibiyet serisini yakalamak güzel bir iş olur... Takımı ve şehri havaya sokar... Haydi, hayırlısı diyelim...

Umar ve Ekigho hızlı, çabuk, topla oynamayı seven, adam eksiltme becerileri olan futbolcular... Topla buluştuklarında, bir iki sirk cambazı hareketi yaptıklarında tribünleri heyecanla ayağa kaldırıyorlar... Ama hepsi o kadar... Sonrasında ya savunma duvarına tosluyorlar, ya da topu çok kötü kullanıyorlar... Olgunlaştırılan ataklar, bozuma uğruyor... Dünkü görüntüleri bal vermeyen arı misaliydi... Ancak assolistler gibi sahneye en son çıkan da bu ikili oluyor... Kazanılan ikinci golde asist Umar'dan, gol yine Ekigho'dan geldi... Görünen o ki bu ikili hakkında sezon sonuna kadar ikilemde kalacak yazılar yazacak, bolca da yorumlar yapılacak...

06 Eylül 2013 Cuma
/Resul AKÇAY

4 Eylül 2013 Çarşamba

Bafra`nın renkli simaları ve Lotus Çiçeği


Bugün aramızda olmayan Edi ve Fato`ya Allah`tan rahmet diliyor, tanıyan herkesin anılarında tatlı bir tebessüm bırakan bu insanları, yazma imkânını verdikleri için sevgili ailelerine şükran ve minnet duygularımı sunuyorum.

Bafra yüzlerce yıllık tarihinde, çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış, zeki ve güçlü insanları ile bir dönem kendi adını taşıyan Bafra Beyliği adında bir devlete dahi sahip olmuş bir şehirdir. Her şehirde olduğu gibi Bafra`da da kendine özgü renkli simalar var olmuş, halk ile beraber yaşamışlardır. Toplumumuzun bir parçası olan bu renkli simaları yazarken herkesin affına sığınıyorum.

Benim çocukluk dönemimdeki en tanınmış olanlardan biri, renkli bantlarla sarılmış metalden bir direksiyonla ve ona tutturulmuş klaksonuyla Bafra sokaklarını koşarak arşınlayan Edi`ydi. Edi`nin direksiyon simidinde ayrıca 1964 Chevrolet otomobilden esinlenmiş koldan vites de vardı.

Edi tıpkı diğer şoförler gibi vitesini atıyor, önüne biri çıktığında klaksonunu çalıyor kendine yer açıyordu. Sakın yolcusu yoktu sanmayın! Biz çocuklar da onun peşinden gidiyor, adeta onun yolcusu oluyorduk. Edi`nin kimseye zararı olmuyordu. Onu sadece oturduğu İshaklı Mahallesi değil tüm Bafra tanırdı. Her fani gibi Edi de bu dünyadan göçüp gitti. Edi`nin yakıtı bitmiş, yıllarca salladığı direksiyon dönmez olmuştu.

Bir başka renkli simamız ise çocukluğunda ateşli hastalık geçiren deli saadetti. Çocuklar ve kendini bilmez bazı büyükler Deli saadet`i öyle bir kızdırırdı ki, Saadet`in sarası çıkar, düşüp bayıldığı dahi olurdu. O da zararsız biriydi. Aslında tedavi edilebilecek bir hastalığı vardı ama ona sahip çıkabilecek bir ailesi yoktu. Tedavi ettirilip topluma kazandırılması mümkünken bazı aklı evveller tarafından evlendirilmişti. Hatanın neresinden dönersen kardır misali bugünlerde Havza`da bir rehabilitasyon merkezine yatırıldığını öğrendik.

Bir de evi Müftü Mescidi Camisine yakın bir yerde olan Nacikinana ve kızı vardı. Fadime Hatun teyzeye Nacikinana diyorlardı, kızının adı ise Fethiye`ydi. Ana kız Bafra sokaklarında akşama kadar gezer dururdu. Nacikinana`nın anlamını yıllar sonra öğrenebilmiştik. Fadime Hatun Teyze, yerde ilginç, değerli bir şey gördüğünde “nahacık aha” dermiş. Nahacık aha zamanla çocukların ağzında “nacikinana”ya dönüşmüş ve ana kızın lakabı olmuş. Öyle ki birçok insan gerçek adını dahi bilememiş.

Bafra`nın belki de gelmiş geçmiş en meşhurlarından biri ise Deli Fato`ydu. Deli Fato benim onu tanıdığım zamanlarda 35-40 yaşlarında başında poşu gibi sarılmış renkli bir başlık olan, elinde ise ucuna ağır bir metal parçası tutturulmuş ağaç bir bastonla gezen, kızdırdıklarında bu bastonla onu kızdıranları kovalayan biriydi.

Giydiği rengarenk giysiyi, Hükümet Caddesi`ndeki Hacıbaşların konağının önünde metal güğümlerle süt satan Dededağlı kadınların üzerinde de görüyordum. Onu iyi tanıyanlar Fato`nun çok sevdiği eşinin silahlı bir saldırı sonucu öldürüldüğü için, ruhsal bunalıma girdiğini bilir.

1974 yılında Bafra lisesinin orta kısmının 1-G sınıfında okula başlamıştım. Evimiz okula çok yakındı. Okula giderken bunlardan  biri mutlaka karşıma çıkardı. Onları bir kez bile kızdırmadığım için onlarla hiç sorunum olmuyordu. Sorunsuz gittiğim okulumdaki arkadaşlarımın hepsiyle iyi anlaşıyor okulumu çok seviyordum. Sınıfımızda oldukça çalışkan öğrenciler vardı. Matematik dersimize giren Kamil Bey çok disiplinli bir öğretmendi. Sınıfa giriş zili çaldığında hemen sınıfa girer ve derse başlar, teneffüs zili çalana kadar da ders yapardı. Onun dersini kimse kaynatamaz, buna teşebbüs dahi edemezlerdi.

Onun sınıfta en çok takdir ettiği öğrenci, diğer derslerinde de hep 10 alan Alibey adındaki arkadaşımızdı. Bu arkadaş gerçekten bir matematik cambazıydı. O yıl eğitimde yeni başlatılan, modern matematikte çözemeyeceği bir soru asla olmazdı. Bu arkadaşımız çalışkanlığının yanında çok temiz giyimli, güler yüzlü, sempatik ve tertipliydi. Kimseyle kavga etmez herkesin yardımına koşardı.

Birgün nasıl olduysa matematik öğretmenimiz dersi bırakıp sohbet etmek istemişti. 3-4 yaşlarındaki oğlunun devamlı sokakta oynamasından şikayetçi olan öğretmenimiz çareyi onu korkutmakta bulmuş, nasıl korkuttuğunu da bize anlatmıştı. Öğretmenimizin, “Bak oğlum eve girmezsen seni Deli Fato`ya vereceğim, diyorum, oğlum da korkudan hemen eve giriyor” demesi ile sınıfta bir hıçkırık koptu.

Okulumuzun en çalışkan ve efendi çocuğu hüngür hüngür ağlıyor, bütün sınıf şaşkınlık, üzüntü ve merakla ona bakıyordu. Ağlayan adı gibi güzel Alibey`di. Alibey neden ağlıyordu? Bunun cevabını kimse bilmiyor, Alibeyin ağlaması da kesilmiyordu. Ne yapacağını şaşıran öğretmenimiz “neden ağlıyorsun oğlum”    diye sordu ama cevap alamadı.  Öğretmenimizin isteği ile temiz hava alıp, açılsın diye birkaç arkadaşımız Alibeyin koluna girerek onu dışarı çıkardılar.

Sınıfımızın en efendi ve çalışkan öğrencisi olan bu arkadaşımızın ailesini ben hiç tanıyamamıştım. Öğretmenimizin “arkadaşlar bu arkadaşınız niye ağladı, bileniniz var mı” sorusuna cevap arka sıralardan geldi. Durumu bilen arkadaşımızın verdiği cevap da bizi ağlatmıştı. Arkadaşımızın, “Hocam, Alibey Deli Fato`nun oğlu, o yüzden ağlamıştır” açıklamasının peşinden öğretmenimiz dahil herkesin gözleri doldu, bazılarımız ise dayanamayıp ağladı. Bize ders veren matematik öğretmenimiz Kamil Bey, hayatının dersini almıştı.

Ben bu olayı yıllar sonra Uzakdoğu`da tanıdığım Lotus Çiçeğiyle ilişkilendirecektim. Budistlerin kutsal çiçeği Lotus sadece bataklıklarda yetişiyor, bulunduğu ortamda bile hiç kirlenmeden tertemiz kalmayı başarabiliyordu.

Eğitimini bitirip belki de çok sevdiği matematik yüzünden Vergi Dairesinde çalışmaya başlayan Alibey, bir lotus çiçeği gibi tertemiz, onurlu ve dürüst bir insan olarak yaşamını sürdürmekte. Bugün aramızda olmayan Edi ve Fato`ya Allah`tan rahmet diliyor, tanıyan herkesin anılarında tatlı bir tebessüm bırakan bu insanları, yazma imkânını verdikleri için sevgili ailelerine şükran ve minnet duygularımı sunuyorum.

/Recep Yılmaz
04.09.2013