5 Ocak 2014 Pazar

Samsun’da Türk Dünyası ve Samsun Türk Ocağı


Kültürel farklılıklarda insanlık mirasının zenginliğini görmek araştırmaya değer bir konudur. Ki; tüm bu farklılıklar, en etkin biçimde Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) temelinde ortaya konulur. Çünkü; insanlığın çok kapsamlı yaratıcılığını ve dehasını yansıtan bu tür teşkilâtlanmalar, karşılıklı kazanım gerçekleştirmek üzere kurulmuşlardır. Keza, toplumsal eğitim, toplumsal kalkınma projelerini gerçekleştirmek üzere çeşitli faaliyetler düzenleyerek, sağduyusuzluk ve umursamazlık zihniyetlerin yok edilmesi gerektiğini de anımsatmaktadırlar.

Bu bağlamda, DENGE Gazetesi olarak mikrofonlarımızı Samsun Türk Ocağı Başkanı Doç. Dr. Kaya Tuncer Çağlayan"a uzatıyoruz.



BEŞER: Sayın Çağlayan, Türk Ocakları Samsun Şubesi Başkanı olarak öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

ÇAĞLAYAN: Ben, 1968 doğumlu Samsun Ladikli"yim. 1989"da, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü mezunuyum. 1990"da, araştırma görevlisi oldum. Yüksek lisans ve doktora yapmak üzere, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Eğitim fakültesi Tarih Bölümü mezunuyum. 1990"da, araştırma görevlisi oldum. Yüksek lisans ve doktora yapmak üzere, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) tarafından İngiltere"ye gönderildim. Manchester Üniversitesi"nde, Orta Asya Türk Devletleri üzerine yüksek lisans; Edinburgh Üniversitesi"nde ise, Kafkasya"da İngiliz Siyaseti üzerine doktoramı tamamlayıp, 1997"de, Türkiye"ye döndüm. 1998"de, yardımcı doçent; 2004"te, doçent olarak, akademik kariyerimde mesafe kat ettim. Şu an, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü"nde öğretim üyeliğim devam ediyor. Diğer taraftan, Türk Ocağı"yla ilgili çalışmalarım, son üç – dört yıldır yoğunlaşmıştır.

BEŞER: Kaç yıldan beri şube başkanlığı yapmaktasınız?

ÇAĞLAYAN: Benim, henüz yıl olmadı. Bizden önceki yönetimimiz, Prof. Dr. Nazmi Polat başkanlığında devam ediyordu. Ben, o dönemde; 2005 – 2007 yılları arasında, yönetimin ikinci başkanı olarak görev yaptım. 2007 Temmuz"unda yapmış olduğumuz kongrede, başkanımız ve yönetim kurulumuz; delegelerimiz ve üyelerimiz ile birlikte, bayrağı bize devrettiler. Biz, 2007 Temmuz"undan itibaren, yönetim kurulumuzla beraber, Türk Ocakları Samsun Şubesi Başkanlığı"nı yürütmekteyiz.

BEŞER: Sivil toplum örgütleri başkanlarına hep aynı soruyu yönelttiğim üzere, başarınızı neye borçlusunuz?

ÇAĞLAYAN: Öncelikle, başarılı olup olmadığımızı bilemiyorum. Başarılı olup olmadığımıza, Türk Ocağı"nın değerli üyeleri ve Samsun kamuoyu karar verecekler. Başarılı olup olmadığımız ve üyelerimize düşen vazifeyi hakkıyla yapıp yapmadığımız, iki yıllık yönetim kurulu sorumluluğumuz tamamlandığı zaman ortaya çıkacak. Bizim teşkilâtlarımızda, bireysel başarı ve göreve talip olma geleneği yoktur. Tam tersine, teşkilâtımızın mensupları, bize bu noktada, sorumluluk üstlenmemiz noktasında, teklif getirirler; bize teveccüh gösterirler ve üyelerimizin bu teveccühüyle, biz, bugün bu makama gelmiş bulunuyoruz. Burada bir başarı varsa, bu benden çok, yönetim kurulu üyelerimizin gayretlerinden kaynaklanıyor. Bunun, üyelerimizin teveccühünden kaynaklanan bir netice olduğunu düşünüyorum.

BEŞER: Bunun nedeni; sivil toplum örgütlerinin, birlik beraberlikle, dayanışma ruhuyla ayakta durabileceklerinden olsa gerek, değil mi?

ÇAĞLAYAN: Kesinlikle. Biliyorsunuz ki; Türk Ocağı, bir sivil toplum kuruluşu olarak, Türkiye"nin en köklü teşkilâtıdır. Bildiğim kadarıyla, Osmanlı"dan günümüze değin sivil olan tek kuruluştur. Ki; bu özelliği ile, yaklaşık yüz yıldır kendi geliştirmiş olduğu bir gelenek var. Bu geleneğin içerisinde, çalışma noktasına baktığımızda, üyelerimizin gönüllü çalışmalarıyla, Ocak, faaliyet yapar. Bu gönüllülük ekseni üzerindeki çalışmalar içerisinde birlik beraberlik, dayanışma ve neticesinde de bunun, bir bayrak devri olduğu noktasından yola çıkarak, arkadaşlarımız, bizi bu noktaya getirdiler.

BEŞER: Derneğinizin kuruluşu safhasındaki çalışmalarınız neydi?

ÇAĞLAYAN: Bundan yaklaşık 100 yıl önce, 1912 yılında, İstanbul"da, ilk Türk Ocağı kurulmuştur. Samsun Türk Ocağı"ysa, 1913 yılında kurulmuştur. Uzunca bir dönem, Samsun Türk Ocağı, burada önemli hizmetler vermiştir. Bir ara kapatılmıştır; ama, tekrar açılması, 1987 tarihidir. Dolayısıyla, bizim kurucu noktasında bir rolümüz veya katkımız olmamıştır. Bizden önceki büyüklerimiz ve Ocak mensuplarımızın ve özellikle de kurucu olma noktasında, 1987 ve sonrası için, Mehmet Alkan ve Celal Tarakçı gibi, ilk dönem kurucular ve diğer üyelerimizin büyük emekleri olmuştur. Biz, kurulmuş olan bir teşkilâta hizmet verme noktasında görev üstlendik. Onun gereğini yapmaya çalışıyoruz.

BEŞER: Sayın Doç. Dr. K. Tuncer Çağlayan, dernek başkanı olduktan sonraki çalışma safhalarınız nedir?                                                                                                         

ÇAĞLAYAN: Ben, genel hatlarıyla, Türk Ocakları"nın ne yaptığına, çalışma hedeflerinin ne olduğuna değineyim. Bu doğrultuda, şube olarak neler yaptığımız konusunda bilgi vermek için, genelden bahsedeyim. Türk Ocakları"nın kuruluş tarihi, Osmanlı"nın son dönemine yansımıştır. Öyle ki; 1912 yılından bu yana çalışan Türk Ocakları, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında, 1919 – 1922 yılları arasında, Milli Mücadele Dönemi"nde, Anadolu"nun bir Türk yurdu, Türk vatanı olmaktan çıkarılması sürecine karşı büyük bir mücadele vermiştir. Türk Ocakları mensupları, Anadolu"nun bir Türk devleti olarak kalması, toprak bütünlüğünün korunması noktasında Milli Mücadele Hareketi"ne büyük hizmetler vermiştir.

BEŞER: Ne gibi?

ÇAĞLAYAN: Örneğin; İstanbul"da, İzmir İşgali"ni takip eden günlerde yapılan büyük mitingleri, Türk Ocağı, organize etmiştir. Ne ilginçtir ki; İngiliz ve Fransızların, 16 Mart 1920 tarihinde, İstanbul"u işgal edince, ilk bastıkları yer, İstanbul Türk Ocağı binası olmuştur.

BEŞER: Neden?

ÇAĞLAYAN: Bunun nedeni; Türk Ocağı, Milli Mücadelecilerin önemli toplanma ve koordinasyon merkezlerinden birisi olarak hizmet vermiştir. Dolayısıyla, Türk Ocakları, Milli Mücadele Dönemi"nde, ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasında; fikirleriyle, bedenleriyle ve mensuplarının teşkilâtlı çalışmasıyla, Mustafa Kemal Paşa"ya ve Milli Mücadele Hareketi"ne büyük bir destek vermiştir. İkinci plânda, Osmanlı Devleti"nden Türkiye Cumhuriyeti"ne geçiş sürecinde, Cumhuriyet"in temellerini; Türk kültürü üzerine oturması, Türk kimliğini benimsemesi noktasında çalışmaları olmuştur. Merhum Ziya Göklap"in fikirlerini; Atatürk"ü de Türk Ocaklı olarak baktığımızda, büyük derecede etkilediğini görmek mümkündür. Orta vadede ise, Türk Ocakları"nın temel hedefi; Türkiye dışındaki Türklerin, Türkiye"nin gündeminde tutulmaları, bağımsızlıklarına kavuşmaları noktasında çalışmaları olmuştur. Bu noktada, büyük ve sancılı bir Sovyet yönetiminden sonra, 1991 ve sonrasında, Allah bize Orta Asya ve Kafkaslardaki Sovyet yönetimindeki Türk topluluklarının bağımsız olmalarını görmeyi nasip etmiştir. Bu doğrultuda, şimdiki çalışmalarımız; Türkiye ile Türk Dünyası içerisinde, diğer Türk hükümetleriyle koordinasyonu ve özellikle de ekonomik, kültürel ve nihayetinde askeri dış politikalarında bir birliktelik kurma noktasında hareket etmektir. Uzun vadede Türk Ocakları"nın temel hedefiyse, Avrasya – Türk Birliği"nin kurulduğunu görmektir.

BEŞER: Beklentileriniz bu mudur?

ÇAĞLAYAN: Benim şahsi temennim ve inancım tamdır ki; biz, Türkiye Cumhuriyeti"nin kuruluşunun 100. yılında, 2023 yılında, Avrasya – Türk Birliği"nin kurulmuş olduğunu ve etkin bir şekilde çalışmakta olduğunu göreceğiz. Bunu görmeyi arzu ediyoruz. Samsun"a baktığımızdaysa, Samsun Türk Ocağı olarak, biz, özellikle iki kitle üzerinde çalışıyoruz. Birincisi; Ondokuz Mayıs Üniversitesi"nde (OMÜ) okuyan, Türkiye dışından gelen akraba topluluklar bağlamında Türk soylu gençlerimizin eğitimine katkı vermeyi amaçlıyoruz. Çünkü; bunların, buraya geldiklerinde dil, uyum ve maddi problemleri oluyor. OMÜ"de de, birtakım idari ve akademik sıkıntıları oluyor. Keza, biz, soydaş gençlerimizi sahiplenerek, onların bu tür sıkıntılarına çözüm üretmeye çalışıyoruz. Ama, bizim, Ocak olarak, esas ağırlık verdiğimiz mesele; bugünkü yaklaşık 200 milyonu aşan akraba topluluklarla beraber geniş Türk Dünyası"nın en büyük sıkıntısı; kimlik ve kültür birlikteliği noktasındaki bilinç eksikliğini gidermek, Türk Dünyası bireylerini bu yönde bilinçlendirmektir. Diğer bir ifadeyle, Balkanlar"dan Çin Seddi"ne uzanan geniş coğrafyadaki Türk topluluklarının ortak kimlik ve kültür şuurunu hayata geçirmektir. Eğer bu hedefe ulaşabilirsek, Dünya"nın bütün dengelerini değiştirecek bir Güç olacağız.

BEŞER: Sayın K. Tuncer Çağlayan, Samsun Türk Ocağı olarak, hedef kitleniz kimlerden oluşmaktadır?

ÇAĞLAYAN: Ondokuz Mayıs Üniversitesi"nde (OMÜ) okuyan yaklaşık 170 – 180 kadar Türk Cumhuriyetleri"nden gelen öğrencimiz bulunmaktadır. Bu öğrencilerin önemli bir kısmı, bizimle irtibat halindedir. Samsun Türk Ocağı olarak, biz bu öğrencilerimizi, Anadolu"nun Türk gençleriyle buluşturmaktayız. Böylelikle, bu gençlerimize, Türk ortak kimliği ve kültürünü bilinçli bir şekilde yerleştirmeye çalışmaktayız. Türk Ocakları olarak, biz bunu amaçlamaktayız. Bu vesileyle, altını çizerek tekrar belirtiyorum ki; bizim, bu Türk soylu gençlerimizin, öğrencilerimizin, hem maddi ihtiyaçlarını gidermeye yönelik gayretlerimiz hem de manevi ihtiyaçlarını gidermeye yönelik seminerlerimiz oluyor. İkinci hedef kitlemiz ise, Samsun kamuoyu gündemine, Türk Ocakları"nın temel hedefi olan Türk Dünyası"nın Meselelerini taşımaktayız; tüm bunları kamuoyuna yansıtmaktayız.

BEŞER: Hangi düşünceyle?

ÇAĞLAYAN: Çünkü bizim, Türkiye çevresindeki, Türkiye dışındaki soydaşlarımızın meselelerini, Samsun kamuoyuna taşıyarak, Samsun kamuoyunu bu gibi konularda bilgilendirme ve onların duyarlılığını da bir o kadar yüksek tutma gibi bir çalışma hedefimiz var.

BEŞER: Sonuç itibariyle, sizin hedef kitleniz, diğer derneklere kıyasla, çok daha geniş, değil mi?

ÇAĞLAYAN: Size belki iddialı gibi gelebilir; ama, her nerede bir Türk varsa, o bizim ilgi alanımızdadır. Sorumluluğumuzdadır. Tabii ki; ben şuna inanıyorum: Tarihi süreç içerisine baktığımızda, Türkler devlet oldukları yerlerde hem idaresi altındaki kitlelere derman olmuşlardır; adalet getirmişlerdir hem de İslam diniyle müşerref olduktan hemen sonra, İslam aleminin liderliğini üstlenmişlerdir. Fakat, bu liderliği, hizmet etme anlayışı içerisinde değerlendirmişlerdir. Askeri gücünü, adalet ve hukukun korunması amacıyla kullanmışlardır. Ki; bu hadise, çok önemli ve bunun çok örneği var.

BEŞER: Ne gibi?

ÇAĞLAYAN: Bunun en büyük örnekleri, Selçuklu ve Osmanlı"dır. Keza, İslam adına hizmet etmeyi, milli bir ülkü olarak benimsemişlerdir ve neticesinde sadece Müslüman alemine değil, aynı zamanda gayrimüslim Hıristiyanlara ve diğer unsurlara da dünyanın adalet dengesi olma gibi bir misyonu yerine getirmişlerdir.

BEŞER: Türk Dünyası Meseleleri diye ifade ettiğiniz unsurlar nedir?

ÇAĞLAYAN: Bu meseleler içerisinde zaman zaman Karabağ Meselesi oluyor, zaman zaman Türkiye"nin kendi meseleleri oluyor, Balkan Türklüğü oluyor, zaman zaman PKK Terörü oluyor. Velhasıl, Türklüğün ilerleyişini engelleyen bütün yaklaşımları, biz Türk Dünyası"nın Meseleleri olarak görüyoruz.

BEŞER: PKK konusundaki görüşlerinizi alabilir miyim? PKK içerisinde, başka unsurlar da var mı?

ÇAĞLAYAN: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlettir. Büyük derken, Türkiye"nin Osmanlı sonrasında, Osmanlı"nın dışında kalan topraklarda, ciddi oranda Türk nüfusu vardır. Bu, gerek Balkanlardaki halklarla, özellikle de, dikkat ettiyseniz; son Kosova Bağımsızlık İlanı"nda, Türk Bayrağı da yer almaktaydı. Bunu somut örnek olarak söylüyorum; hakeza, Azerbaycan ve Nahcivan; Orta Asya Türk Toplulukları"yla ve bunun yanı sıra, İslam Dünyası"yla da, Türk hükümeti olarak bizim ilişkilerimiz söz konusudur. Özellikle de, İslam Konferans Örgütü"ndeki genel sekreterin Türk olması, İslam Dünyası"ndaki nüfuzumuzu gösterir. Türkiye, tarihte var olan bir devlet olarak, mesela Amerika"nın olmadığı dönemde, Türk Devleti ve hatta Türk Devletleri söz konusuydu. Diğer bir ifadeyle, biz bir medeniyetin temsilcileriyiz. Dolayısıyla, Avrupa Birliği, Amerika ve hatta Rusya"ya bölgesel gücümüzü göstermemiz durumunda, ciddi şekilde onların plânlarını bozabilecek bir güce de sahibiz. Bunun bir neticesi olarak, Batı tarafından, Türkiye"nin karşısına sürekli olarak, Türkiye"nin ekonomisini ve Türkiye insanının enerjisini boşu boşuna tüketecek bir bela, husumet tezgâhlanmaktadır. PKK da, bunun bir örneğidir. Oysa, Türklük kapsamında, Türkiye"de yaşayan Kürt, Çerkez ve Boşnak gibi etnik unsurların; Osmanlı sonrası, Balkan, Kafkas ve Orta Doğu kökenli unsurların, Türklükle herhangi bir problemi yoktur. Bugüne baktığımızda, Çerkez"in, Gürcü"nün veya Laz"ın ya da diğer unsurların hatta Kürtler"in büyük bir çoğunluğunun bile Türkçeyle ve Türklükle hiçbir problemi yoktur. Ki; bu insanlar, Milli Mücadele sürecinde ve akabinde bu ülkede yaşayan, ana kitle olan Türklerle kültürel bağlamda birleşmişlerdir.
  
BEŞER: Öyleyse PKK, Batı"nın Türkiye"ye karşı bir entrikası mıdır?

ÇAĞLAYAN: Biz, Atatürk"ün ifadesindeki gibi, "Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran halka Türk halkı denir" ekseninde yaklaşıyoruz. PKK Meselesi, uluslararası bir organizasyonun Türkiye"ye karşı uzantısıdır. Bu bağlamda, son yapılan askeri müdahale biraz gecikmiş olsa da, Türkiye"nin bölgede gücünü göstermesi açısından son derece yerinde bir karardır. İstikrarını korumasını ve ekonomik kalkınmasını devam ettirmesi, Türk insanın geleceğe ümitle bakması noktasında, Türkiye"nin ve Türk Dünyası"nın, İslam Dünyası"nın lehine de çok ciddi katkılar sağlayacağı inancına sahibim. Geleceğe ümitle bakıyorum. 2023"te, Avrasya – Türk Birliği"nin kurulmuş, lider ülke Türkiye doğrultusunda olacağına; tarihteki misyonumuzu, Türk insanının eksiksiz yerine getireceğine inanıyorum.   

BEŞER: Türkçe"nin kullanımına önem ve özen gösteren bir kişiliğiniz olduğunu gözlemliyorum. Belâgatınız ve basın açıklamalarınıza da fazlasıyla yansıyor.  

ÇAĞLAYAN: Biz, Türk Ocağı olarak, kültürümüz üzerinde çok hassasız. Kültürümüzün temel taşıyıcı unsuru, dilimizdir. Türkçe"miz; dünyanın büyük dillerinden birisidir. Bir kültür dili, bir bilim dili olma noktasında güçlü bir dildir. Yüksek lisans ve doktora çalışması için, yedi sene İngiltere"de kaldığım süreçte İngilizce"ye hâkimiyetim bir hayli ilerledi. Ancak, kendi dilimize hassasiyetimi korudum.

BEŞER: Siz, Türkçe"den katiyen ödün vermeden, bugüne bugün Samsun Türk Ocağı Başkanlığı görevini yürütmektesiniz. Ama, bu hassasiyeti koruyamayanlar da var, değil mi?

ÇAĞLAYAN: Kesinlikle. Bu benim gözlemim; Türkiye"den yurtdışına akademik çalışma için gönderilen arkadaşlarımızın ciddi bir kısmı zihinsel olarak devşiriliyor; İngilizleştiriliyor. Hangi anlamda söylüyorum bunu? Öncelikle, dünyaya bakış açısı, yaşam tarzı değişiyor. Kendi ülkesini, Türkiye"yi küçümsemeye, beğenmemeye; bunun yerine, İngiliz ekonomik, sosyal, siyasal ve sağlık sistemlerini ön plâna çıkarmaya ve hatta oraya yönelik bir hayranlık oluşturmaya başladığını gözlemledim. Bunun da ötesinde, içlerinde İngilizce"yi günlük kullanımına taşıyanlar bile var.


BEŞER: Bundan önceyse, Fransızca ağırlıktaydı, değil mi?

ÇAĞLAYAN: Evet. Aydınımızda, Osmanlı"nın son zamanında Fransızca hayranlığı söz konusuydu. Günlük konuşmasına Fransızca kelimeler katarak, ne kadar aydın olduğunu gösterme gayreti içerisine girerdi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa, Fransızca yerini İngilizce almıştır. Bugün aydın diye tanımladığımız insanlarımızınsa, günlük konuşmalarında bir hayli İngilizce kelime var. Ben bu konuda, Samsun"la ilgili de muzdaripim.

BEŞER: Hangi açıdan?

ÇAĞLAYAN: Samsun"da, gençlerin yoğun olduğu alışveriş merkezlerinde ve özellikle de Çiftlik mevkiinde veya Mecidiye Caddesi"nde yürüdüğünüzde, Türkçe dışında İngilizce bir hayli mağaza ismiyle karşılaşıyorsunuz. Bunun yerine, Türkçe bir kelime bulunabilirdi. Çünkü; biz, İngilizce"ye maalesef gönüllü hizmet etmiş oluyoruz. Üniversitedeki öğrencilerime de söylüyorum; kılık kıyafetlerinde İngilizce ifadeler olan öğrencilerimi sürekli ikaz ediyorum: "Arkadaşlar; hem para veriyorsunuz hem de bedavadan İngiliz"in kültürünü, reklâmını yapmış oluyorsunuz.

BEŞER: Bunun en belirgin örneği; yabancı dil, özellikle de İngilizce hakimiyeti olmak üzere, kültürel sömürü, emperyalizmdir, değil mi?

ÇAĞLAYAN: Batılı hakim güçlerden söz ediyorum. Büyük yerine hakim sıfatını daha uygun buluyorum.

BEŞER: Niye?

ÇAĞLAYAN: Çünkü büyüklük, bir devletin adalet noktasındaki bakışıyla ilgilidir. Bir devlet, gücü olmasına rağmen, mazlum bir grubu, bir toplumu ezmiyor, sömürmüyor ise, o devlet büyüktür. Onlar Büyük Değil Hakim Güç

Büyüklük, bu manada tanımlanabilecek bir sıfattır. Onun için, ben, Batılı devletler için, büyük güçler yerine, hakim güçler sıfatını ve isimlendirmesini kullanırım. Öyle ki; kültür emperyalizmi, Batı"nın hakim güçlerinin kullandığı silahlardan birisi. Bunun nedeni; sömürgeci devletler, hedefine koyduğu bir devletin veya milletin kendi kontrolüne geçebilmesi için, öncelikli olarak, o ülkenin aydınlarının düşünce yapısının devşirilmesi gibi bir yöntem izler. Dolayısıyla, kendi okullarıyla veya diğer vasıtalarla, kendi kültürünü buraya sokarak, ekonomik şirketlerinin ve nihayetinde silahlı güçlerinin o ülkeye girmesinde kabul edilebilirlik noktasında bir zemin oluştururlar. Bu manada, bugün dünyada Anglo – Saxon kültürünün ifadesi olan İngilizce hakimiyeti var. Bu çok yadırganacak bir durum belki; ama, bugün İslam ülkeleri arasında, bugün Türkçe konuşması gereken topluluklar arasında, zaman zaman diyalog lisanı olarak İngilizce"nin kullanıldığını görüyoruz. Bunda da, ekonomik, askeri ve kültür gücü arasında doğrudan bir ilişki var.

BEŞER: Ne gibi?

ÇAĞLAYAN: Biliyorsunuz ki; Osmanlı Devleti, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması"na kadar hakim bir devlet, adil bir devlet, büyük bir devletti. Bütün antlaşmalarını, Osmanlı Türkçesi"yle gerçekleştirmişti. 1800"lülerin antlaşmalarına baktığınızda, hangi devletle antlaşma yapıyorsa, Türkçe"nin yanı sıra o devletin, örneğin; Fransızca diplomasiyle bir metne imza koymak gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Ki; bu, sizin siyasi, askeri ve ekonomik gücünüzün, kültürel açıdan yansımasıdır. Amerikan arşivlerinde İngilizce imza edilmiş tek bir antlaşma var. Bu da, Osmanlı Devleti ile ABD"nin imzalamış olduğu bir ticaret antlaşmasıdır.

BEŞER: Anadile hakimiyetle kültürü ne yönde ilişkilendiriyorsunuz?

ÇAĞLAYAN: Kültür; siyaset ve ekonomik gücün taşıyıcısıdır ve aralarında doğrudan bir ilişki vardır. Bu nedenle, biz kendi kültürümüze sahip çıkarak, nesiller arasındaki fikir çatışması ve birbirini anlayamama gibi bir sosyal hastalığın gelişmesinin önüne set çekmiş oluruz. Bizim dışımızda, bugün Azerbaycan Türkçesi"ne baktığınızda, onun Osmanlı Türkçesi"nden hiçbir farkı yoktur. Bizim Eylül öncesi Türkçemize sahip olan, hakim olan bir insan, zorlanmadan Azerbaycan Türkçesi"ni anlayabilir; problemsiz bir şekilde, Azerbaycan"da bir Azeri gibi konuşabilir. Azeri Türkçesi"yle çok rahat anlaşabilir. Lisanla ilgili vurgulanması gereken bir diğer husus; dil, bir felsefenin yansımasıdır. Her millet, dünyaya bakış açısını, dünyayı kavrayış noktasındaki felsefesini, lisanına yansıtmıştır. Bu noktada, biz kendi kültürümüzün temel gereklerini, lisanımıza kodlamışızdır.

BEŞER: Yabancı dile karşı mısınız? 

ÇAĞLAYAN: Hayır. Bugün üniversitede okuyan bütün gençlerimizin en az bir; mümkünse, iki yabancı dili çok iyi derecede bilmesi lazım. Ama bunu bilirken, çok sağlam bir Türkçe altyapısının olması ve o lisanın bir araç olduğunu, amaç olmadığını; o lisan içerisinde düşünmemesi gerektiğini; esas düşünme gücünün, ana motorun, Türkçe olduğunu unutmaması lazım. Bu nedenle, lisan, bizim için önemli bir meseledir.      

/Esat Başer
10 Mayıs 2008

17 Mayıs 2008

21 Haziran 2008

28 Haziran 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder